31 Aralık 2012 Pazartesi

Münih

24 Aralık 2012

Tüm gece yerimde dört döndüm..İmkansız, uyuyamadım..

Ne zaman içim geçse ya boynumun ağrısı uyandırdı beni, ya da trenin kasvetli atmosferi..
Nihayet sabahın 8'inde, yolculuğum Münih'te sona erdi..
Tren istasyonları evim gibi artık..Her tren istasyonuna vardığımda içimi bir rahatlama kaplar oldu..Hani insanlar evine girince bir rahatlar ya, benimki de o cinsten..
Büyük bir tren istasyonundayım, küçük bir gar bile denebilir bence..Etraf ışıl ışıl, sabahın bu saatine rağmen, etraf kalabalık..İnsanlar ellerinde bavullar, ya gidiyorlar, ya geliyorlar.Uykusuzluk yüzüme vurmuş, gözlerim uykusuzluğun verdiği ağırlıkla kapanırken, kendimi tanıdık bir yere, tren istasyonundaki "Starbucks"a atıyorum..En sevdiğim şey şu; dünyanın neresinde olursam olayım, Starbucks deyince ne bulacağımı biliyor, böylece hayal kırıklığına uğramıyorum..
Bir kahve, bir sandviç istiyorum, oturuyorum..En azından, Münih'te yapacak bir şeyler bulana kadar, küçük bir kahveyle içim ısınsın istiyorum..
Bu arada bir bakıyorum, Jonathan'dan mesaj..İlk Alman arkadaşım o benim, Münih'le ilgili bir kaç Tip vermiş bana..Mutlaka Christmas Marketlerine git diyor..Bir de Porto şarabı kadar güzel olmasa bile, Christmas Marketlerinde bulabileceğim sıcak bir şarap varmış ve bu şarap özellikle kış döneminde, bir Alman klasiğiymiş..Onu içmemi söyleyip, iyi yolculuklar diliyor..Teşekkür ediyorum..
Kahveyle birlikte uykum açılıyor..Saat 9'a doğru tren istasyonunu terk ediyorum..Dün geceki yorgunluğun üstüne bu gece bir hostelde kalmayı hakettim ve hemen bir Dormitory Room ayırdım kendime, bu seferki 6 kişilik..

Hostel şansıma tren istasyonuna 5 dakika uzaklıkta..Check-In yapamasam bile, hostele bavulumu bırakmanın rahatlığını yaşıyorum..Bir Münih haritası alıp, kendimi sokaklara atıyorum..
Karşıma çıkan ilk tarihi binanın mimarisi Almanya hakkındaki düşüncelerimi yumuşatmaya yetiyor az da olsa..Bilirsiniz, ilk izlenim önemlidir:)
Bu binanın ne binası olduğunu öğrenmeye çalışırken, nihayet bir tabela görüyorum.."Münih  Adalet Sarayı"

Adına yakışır bir bina olduğu kesin..

Şehir merkezini ararken, kendimi bambaşka bir yerde buluyorum, hiç bilmediğim..Sanki diğer sokakları biliyorum da :)
Derken karşıma çıkan tarihi binaların güzelliğine şaşıyorum..Almanya'ya karşı bir ön yargım var ya hani, sanki sırf bu sebeple Almanya güzel olamaz..
Bu arada aklıma Almanya ile ilgili yaşadığımız komik bir an geliyor..Bea, Olivier, ben evdeyiz..Yemek yemişiz, televizyon açık, elimizde şaraplar, önümüzde peynir en Fransızından..O sırada televizyonda bir belgesel..Dağlık, ormanlık, harika bir yer..Sunucu öyle keyifli anlatıyor ki, tutturuyorum hadi buraya gidelim diye..Neresi mi? Hiç bir fikrim yok..Aklımda sadece gitmek var ya hani, gitmek yeterli, nereye olduğunun önemi yok..
Öyle güzel yerler gösteriliyor ki, merak ediyoruz ister istemez..Ve aklımıza düşüyor şu soru "Neresi burası?"
Programın sonuna doğru öğreniyoruz ki "ALMANYA"
Ben tutturuyorum "Olmaz, burası Almanya olamaz, Almanya bu kadar güzel olmamalı" diye..Bizimkiler şaşkın şaşkın dinliyor kafamdaki Almanya imajını..

Uykusuzluğuma, yorgunluğuma rağmen gülümsüyorum gezme aşkı ile..
Nihayet şehir merkezinde buluyorum kendimi..
Münih ziyareti için çok da doğru bir zaman olmadığını anlıyorum, bugün Christmas gecesi, her yer kapalı, restaurantlar dışında..
Karşıma ilk çıkan yapı, kocaman bir kilise, "Theatinerkirche"..Belli ki içerisi kalabalık..Bugün Dua günü..

İçeri giriyorum, kalabalığın arasına karışıyorum..Her ne kadar Allah'ın beni her yerden duyacağına inansam da, daha yakın olmak istiyorum belki de..İçeri girdiğim an, içerideki kutsal sessizlik, içime bir dinginlik katıyor..Allah'ın evini selamlayıp, dua eden insanların arasına karışıyorum..

İnsanlar dualarını edip, mumlarını yakıyorlar..Bu mum yakma olayını mantıklı bulmasam bile biliyorum ki bu bir inanç..Ve inancın mantığı olmaz..Ve bende inanıyorum..Allah'ın beni mum yaktığımda duyacağına değil ama O'nun beni her an duyduğuna..İnanarak iki mum da ben yakıyorum..Neden mi iki?

Biri benim için, biri de sevdiklerim..
Şimdilik en büyük dileğim ise "Babamın içindeki acının günden güne hızlı bir şekilde azalması.." Ölümün kolay olmadığını gördüm ilk defa ben, uzak olmama rağmen hissedebiliyorum, anlıyorum ve artık biliyorum..

O an babamın bana anlattığı bir şey geliyor aklıma: 
"Babam öldüğünde, eve girdim, bayılmışım..İnanamadım..Cenazeyi defnettik..Her şey o mezara koyup arkanı döndüğün ve yürümeye başladığın anda eskiye dönüyor..Ve daha o anda unutmaya başlıyorsun..Önünde bir hayat var ve kaldığın yerden devam etmek zorundasın."
Merak ediyorum, acaba kardeşim ve babam o mezarlıktan çıktıkları anda böyle mi hissettiler diye..Ama merak etsem de soramıyorum, henüz çok yeni, henüz çok acı..
Duamı ediyorum ve kiliseden içimde huzur, çıkıyorum..Kendimi Christmas Marketine atıyorum, sanırım neşelenmeye ihtiyacım var..
Sanat, sanat ve sanat..

Bu yaşlı teyzeyi görmek içimde karışık duygulara yol açıyor..Bir yandan bu yaşında, diğer "şanslı" yaşlılar gibi keyif yapıp emekliliğinin tadını çıkaramamasına üzülüyorum..Bir yandan da bu yaşına rağmen, azimle sanatını yapıp, ekmek parasını çıkarmasını takdir ediyorum..
Christmas Marketi önünde bir çift gözüme çarpıyor..Genç bir çift, belli ki turistler..Öyle güzel bir aile görüntüsü ki,fotoğraflarını çekmeden kendimi alamıyorum..
Eşine ve çocuğuna aşık gözlerle bakan o kadın, anne ve babasına gülümseyen bu minik kız ve hayatındaki iki kadına da hayran bu genç adam, böyle bir aile tablosu çizdiklerini hiç fark etmeyecekler belki..Böyle bir fotoğrafın varlığından hiç bir zaman haberdar olmayacak olsalar da, ne mutlu onlara..
Christmas Market'inde yoluma devam ederken, Jonathan'ın tavsiye ettiği "Glühwein" ile karşılaşıyorum..

Kokusu hoşuma gitmese de alıyım bir tane diyorum..Ben ona Rakı önerdiğimde, kokusundan nefret etse de içtiği aklıma geliyor, gülümsüyorum..:)
Ve işte "Glühwein"
Kokusu çok ağır, artık şaraptan anlıyorum ya hani, tam ucuz bir şarap gibi kokuyor, Olivier'in bana yaptığı liste aklıma geliyor..
Bir gün ben bir şarap almışım kendi kafama göre, şişesini beğenerek..Öyle kötü ki bir yudumdan sonra hiç birimiz içemiyoruz..Bu ilk de değil üstelik, bunun üzerine Olivier oturuyor bana bir kağıda uyarılar yazıyor..
Başlık da "Şarap Bilimi" :)
Kural 1: Mantarsız şaraplar alınmayacak-yanına da inanılmaz çizim yeteneğiyle bir şarap şişesi çiziyor-
Kural 2: Şimdi adını hatırlamadığım ama yanlışlıkla hep aldığım o kötü şarap alınmayacak
ve bunun gibi birkaç kural daha..minik minik resimler..Ne zaman baksam gülesim gelir..:)
Bu kadar nostalji yeter, geri dönelim biz "Glühwein"a..O kadar kötü ki bir yudumdan daha fazla içemeyip, döküyorum..Neyse, en azından denemedim demem..
Christmas Marketinden alanından uzaklaşınca kendimi geniş bir kapı önünde buluyorum..Bana her ne kadar büyük han kapılarını hatırlatsa da, kısa zamanda anlıyorum bu kapı Müncher Residenz'e yani Münih Sarayına çıkıyor..
Koca bahçeden içeri girer girmez annem aklıma geliyor..Annemin hayali dünyayı dolaşmak ki bence bir an önce yapmalı benden aldığı cesaretle, tek başına alıp çıkmalı benim gibi..
"Anne beni arar mısın" diye mesaj atmamla birlikte arıyor "Bende tam seni arayacaktım" diye..
"Kızım ne delisin, benim hayalimi gerçekleştiriyorsun tek başına" diyor..
Alıp başını gitmek gerek bazen diye geçiriyorum içimden..
Aklı bende kalıyor biliyorum, haklı da..Kızı tek başına Avrupa'nın ortasında, bir minik bavul elinde, bir kamera, bir de tren bileti, nereye gittiğini bilmeden, kafasına estiği gibi geziyor..Kimi zaman trenlerde uyuyor, kimi zaman hiç tanımadığı insanlarla aynı odada..Aklı kalmaz mı, tabi kalır..
Sonra düşünüyorum..Beni nasıl özgür ruhlu yetiştirdiğini..Pişman mıdır acaba şimdi?
Hiç sanmıyorum, aklı kalsa da içten içe gurur duyuyor biliyorum :)
Annemle konuştuktan sonra dönüyorum Saray Bahçesine..
Saat 4'e geliyor..Ayaklarım 7 saattir dolaşmanın yorgunluğuyla uyarıyorlar beni..Bir yandan uykusuzluk vuruyor başıma, bir yandan açlık..
Şimdiki planım belli, öğle-akşam arası bir öğün yiyip, hostele gidip, kendimi duşa atmak..
Yol üstünde sıradan bir kafeye giriyorum 
"Mutfak kapandı, bu gece Kutsal Gece" diyorlar, çıkıyorum
Bir yandan bir şeyler alabileceğim bir süper market bakarken, bir yandan da "Mutfağımız Açık" izlenimi veren bir yer arıyorum..Açık süpermarket bulmak zaten imkansız ama kafe gibi bir yer bulabilirim düşünüyorum..

Karşıma minik, kendi halinde bir kafe çıkıyor ve insanların önünde yemekler..Yaşadık diyorum mideme, seviniyor..
İçeri giriyorum, karışık bir sandviç söylüyorum, ama cevapları Alman netliğinde
"Mutfak kapalı"
İçimden geçiriyorum "C'est ne pas possibleee!!"
"Ne yiyebilirim peki? Yiyecek neyiniz var?"
"Yemek olarak hiç bir şeyimiz yok ama pasta yiyebilirsiniz"
Garsonu, zamanında sarayının balkonuna çıkıp 
"Ekmeğiniz yoksa pasta yiyin" diyen garsonu, Fransız kraliçesi Anne Marie Antoinette'na benzetiyorum bir an için, bende yiyecek ekmek bulamayan Fransız Halkı..
Yapacak bir şey yok, bu akşam da Christmas'tan dolayı aç kaldık demek ki..
"Olur, ben bir pasta alıyım" diyorum
Pasta geliyor, öyle açım ki normalde çikolatalı pastaya bayılan benim bile pastadan midem bulanıyor..Bir de içinde "Glühwein" var, şu ucuz şarap olandan..
Açlıktan düşen kan şekerim dengelensin diye kendimi zorlaya zorlaya yiyorum..
Şehrin içinde dolana dolana hostelimin yolunu tutuyorum..
Nihayet odaya girebildim..İçimdeki minik gezi canavarlarından biri dürtüyor beni
"Sen bugün Münih'te kalma, kalk git Prag'a, sabah Prag'da olursun, yarın gece de oradan da Viyana'ya geçersin"
Aklıma da yatmıyor değil ama öyle yorgunum ki, bedenim bana karşı çıkıyor..Trende geçirilen uykusuz bir geceden sonra, benzeri bir geceyi bugün yaşamamalıyım diyorum kendi kendime ve dinleniyorum boş boş oturup..


Hazır oda bulmuşken kendimi duşa atıyorum..Akşam kiliseye gitmek var aklımda, Kutsal Gece olduğu için bu gece kilisede ayinleri olmalı..Merak ediyorum, hazırlanıyorum..Tam odadan çıkacakken, aynı odada kaldığımız 6 kızdan biri geliyor..Tanışıyoruz, Brezilyalıymış..İngilizce yerine İspanyolca konuşuyorum onunla, daha kolay oluyor anlaması..O bana Portekizce & İngilizce karışık cevap veriyor, böylelikle anlaşıyoruz..
Saat 8 civarı..Sokaklar beklediğimden daha kalabalık..Şu anda herkesin ailesiyle Christmas Yemeği'nde olması gerektiğini düşünüyordum ben halbuki..Akşam Münih bir başka güzelmiş, bunu anlıyorum bu küçük akşam turu sayesinde..
Bugün ziyaret ettiğim kiliseye gidiyorum, kapalı..Ayin öğlenmiş, ucu ucuna kaçırmışım..Mumlar ayinden sonra yakılırmış..
Küçük Münih ziyaretimizin burada sona ermesi gerektiğini düşünüyorum artık..Sabah saat 7.27de trenim var Viyana'ya..
Koşup gidip uyumalıyım derken, midemin açlıktan bulandığını hissediyorum ve tüm gün boyunca yediğimin bir sandviç ve bir pasta olduğunu düşününce mantıklı geliyor..O sırada gözüme tanıdık bir tabela çarpıyor "Pizza Hut"..
Kendimi atıyorum gece gece Pizza Hut'a..Akşam yemek yemek, hem de fast-food yemek hiç huyum değildir ama açlık bu..
Pizza değil makarna yiyorum..Dün canım çok istemişti ama yiyememiştim ya hani..
Anneannemin makarnasını özlüyorum işte tam da o anda..Ne zaman istesek yapar bize..Ve "Anneanne Makarnası & Pudingi & Köfte Patatesi" farklıdır bizim için..
Yasin ve Damla çok iyi bilir..:) Tabi bir de yeni torun Burçin..Unutmadan bir de "Gürbüz Çisot"
Çisot'la daha yeni yeni kaynaştığımız dönemler..Almışım Çisot'u anneanneme götürmüşüm..Şansına da Pilav & Tavuk & Puding var..Biz de açız Çisot'la..Bir de tam kilo aldığımız dönem..Anneannem önümüze koymuş yemekleri, dedem yanımızda Çisot'u bilmecelerle sıkıştırıyor..Bir yandan da yemeğimizi yiyoruz..O sırada anneannem soruyor Çisot'a doyup doymadığını..Çisot da doyduğunu söylüyor..O anda patlatıyor dedem bombayı:
"Doyar mı Güler, gürbüz maşallah, koy biraz daha koy"
O anda ne yapacağımı şaşırıyorum..Bir dedeme bakıyorum, bir Çisot'a..Teyzem ile Damla geliyor içeriden, onlar da inanamıyorlar..Bir de şöyle bir durum var ki, Çisot miniminnacıktıırr..Miniğimiz o bizim..
O günden sonra ne zaman çok yesek "Gürbüz" deriz birbirimize:)
Makarnamı yiyip hostele geri dönüyorum..Amacım uyumak aslında erkenden..Hostele giriyorum, içeride bir hareketlilik..Yeni arkadaşım Talita da kalabalığın arasında oturmuş internette seyahatini planlıyor..Odaya çıkıp alıyorum bilgisayarımı, geçiyorum yanına..O sırada yanımıza bir çocuk geliyor, Talita'nın arkadaşı, Felipe..
Derken başlıyoruz üçümüz sohbet etmeye..Üç gezgin, birbirini tanımaya çalışan..
Biz sohbetimize devam ederken, iki Amerikalı çocuk yaklaşıyor yanımıza..Oturup oturamayacaklarını soruyorlar..
"Tabi" diyoruz onlar da oturuyor yanımıza..
Biri tam robot, yüzümüze bakıyor ama suratında hiç bir ifade yok, sohbete de dahil olmuyor, en sonunda kalkıp gidiyor yanımızdan..
Diğeri Stephan, gerçekten çok ilginç bir çocuk..Bizim Eric gibi aynı..Çok zeki ama hiç belli etmiyor..Tam saf tipli..Ama konuşunca anlıyorsunuz ki baya dolu aslında..En çok konuştuğumuz şey Amerika onunla..Amerika ile Avrupa arasındaki fark, farklı hayatlar..
Biz tüm bunları konuşurken saat 2 oluyor ve artık uyuma vakti deyip kalkıyoruz Talita ile..
Güya erken uyuyacaktım ki dinleneyim..Bambaşka hayatların içinden küçük küçük hikayeler dinledim en azından diye avutuyorum kendimi..
Artık uyku zamanı Kübra derken, gözlerim kapanıyor..
Hoşçakal Münich, Danke Schön!


28 Aralık 2012 Cuma

Rouen :)

23 Aralık 2012

"Bugün Pazar, bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar
Ve ben ömrümde ilk kez, gökyüzünün bu kadar güzel....."
Evet, bugün Pazar..Sıcak bir yatak bulmuşken, hiç bırakmak istemiyor bedenim..Bu 15 gün boyunca yaşayacağım en büyük lüks duş alacak yer bulmak ve bir yatakta, bir koltukta, istasyon ve toplu taşıma aracı dışında bir yerde uyumak..
Sıcak su beni kendime getiriyor, bavulum hazır, artık kendimi Rouen sokaklarına atabilirim bir kez daha..
Dün gece beni ürküten, sessiz karanlık sokaklar, bugün cıvıl cıvıl..
Christmas telaşı sarmış insanları, insanlar mutlu, insanlar sevecen..
Dün akşam doğru düzgün bir öğün yemediğimden olsa gerek, kendimi Christmas Marketlerinin bulunduğu alanda kaybetmeden önce kahvaltılık bir şeyler almak için bir Pâtisserie'ye uğruyorum..
"Bir portakal suyu, bir sandviç lütfen.."
Bugün Pazar..
Her Pazar olduğu gibi evimi özlüyorum, evimizdeki Pazar Kahvaltılarını..
Babamla annem beraber kahvaltı hazırlıyorlar..Babam tostları yapıyor, annem peynir çıkarıyor dolaptan, en sevdiğimizden..
Yasin bir koşu gazete almaya gitmiş..Hızlı adımlarla dönüyor eve, alt kattaki komşumuz ve köpeğine rastlıyor, okşuyor Beyaz'ın kafasını "Keşke bizim de bir köpeğimiz olsa" diye geçirerek içinden..
Oturmuşuz sofraya beraber..Annem Nescafe içiyor, babam zencefil, Yasin de süt, kime çekmiş :) Alacağı cevabı bilmesine rağmen, bana da soruyor "Kübra süt içeceksin dimi?" cevabım belli "Evet bebeğim"
Sofrada tatlı bir sohbet..Arada annem gelecek planlarından bahsederken, babam her zamanki çıkışını yapıyor :
"Daha iki gün sonra ne olacağımız belli değil, sen 10 yılın hesabını yapıyorsun"
Annemin cevabı yıllardır aynı:
"Ahmet, ben vizyon sahibi bir kadınım.."
Bu atışma böylece sürüp giderken, babam badem ve ceviz yememiz gerektiğini söylüyor..Yiyoruz, onu dinlememiz hoşuna gidiyor..
Yasin soruyor : "Kübra peynir güzel mi?"
"Evet, bizim sevdiğimizden"
Hiç kimseyi dinlemeyen çocuk sadece beni dinliyor, herkese soruyor yine ama önemli olan benim cevabım..Hiç kimseye inanmayan çocuk bana inanıyor, bana güveniyor..Bu öyle özel bir duygu ki, hiç bir şeye değişmem..
Özel olduğu kadar da üstüme bir sorumluluk yüklüyor bu "Örnek Alınan Abla" olma duygusu..
Yine de seviyorum bu duyguyu..Ve biliyorum ki arkamda beni takip eden, bana inanan, bana güvenen, beni örnek alan bir kardeşim varken, yanlış yapma lüksüm yok benim..
İşte bu yüzden, inandığım ve yaşadığım her şeyi iki kişilik yaşıyorum ben..
Bazen tek bir bakışımız yetiyor her şeyi anlatmaya..Aramızdaki bu göz temasını anlatmak çok zor..Sanırım en iyi biz tanıyoruz birbirimizi ve en çok biz seviyoruz..
Evet, evimi özledim, Pazar kahvaltılarımızı özledim..
Tüm bunları düşünürken, kendimi bir anda kahvaltımı bitirmiş sokaklarda gezerken buluyorum..
Ve karşıma dün akşam içimi ürperten Cathédrale de Notre Dame çıkıyor..
Yapımına 12. yüzyılda başlanmış bu katedralin inşasının tamamlanması yıllar sürmüş..Şimdi tüm ihtişamıyla, geceleri insanların içini ürpertse de, Rouen'ın göbeğinde, şehre gotik bir hava katıyor..
Katedralin yan sokağında bulunan Christmas Marketinde kalmıştı ya aklım, hemen koşup gidiyorum..
Gülümseyen satıcıları izliyorum, göz göze geldiğimizde ben de gülümsüyorum..Etrafta koşuşturan mutlu çocukları izliyorum, tabi ki onlara da gülümsüyorum..
Fransızların yemeğe tutkuyla, aşkla bağlı olmalarını gerçekten çok seviyorum..Öyle ki, yemek yaparken de yerken de, gözlerinde o aşkı görebiliyorsunuz..
Tam o sırada gözüme küçük, mahzenimsi bir stant takılıyor..
Bir an içimden geliyor şarabın tadına bakmak..Sonra fark ediyorum ki, ben Şarap'tan çok, şarap içilen ortamı mumu, nargileyi, arkada çalan müziği, şarap eşliğindeki sohbetlerimizi, şarabın tadını paylaşmayı, şarabın kalitesi hakkında yorum yapmayı seviyorum..İşte bu yüzden belki de, geçip gidiyorum yanından..
İnsanlar öyle yaratıcı ki şaşırıyorum.."Sanat için Sanat" değil belki yaptıkları, belki de tek amaçları akşamları karınları tok uyumak..
Ama ne olursa olsun, amaçları karın doyurmak olan bu insanlar, "Sanat" yapıyorlar, görüyorum..
O an gözüme bir stant çarpıyor..Amca önünde küçük bir testere, tahta levhalara isim yazıyor..
Öyle güzel görünüyorlar ki, dayanamıyorum yaptırıyorum bir tane "Yasin" yazdırıyorum, sevinsin ufaklık diye..Yanına da hayvan figürleri işliyor amca.."Köpek" olsun diyorum..En sevdiği hayvan köpek..Zamanında köpek aldırmak için az uğraşmadı..
Bulduk sonunda bir tane, gittik almaya, aldık da..3 Gün kalabildi hayvancağız bizimle..Öyle zordu ki bakımı, pes etti ufaklık, koştuk götürdük eski sahibine..Ondan sonra çıkmadı sesi bir daha, anladı ki bahçesiz bir evde köpek bakımı çok zor..
Ancak yazın verebileceğim sanırım hediyemi Yasin'e ama olsun bakalım, bu da ona bir Rouen hatırası olsun :)
Derken yürümeye devam..Kendimi bir anda bir Noel Baba kulübesi önünde buluyorum bir Noel Baba ile..Bakıyorum minikler fotoğraf çektiriyor, bende istiyorum bir tane..Kırmıyor Noel Baba..Ve ortaya bu komik fotoğraf çıkıyor..
Christmas Marketini terk etmeden önce, dikkatimi çeken son bir şey:Kalıp kalıp çikolatalar..Öyle güzel görünüyorlar ki, gözümü doyuyorlar, bakmak yetiyor tatmak istemiyorum..Elimdeki haritaya bakma zamanı geldi artık diyorum ve Rouen Top Ten'deki görülmeye değer yerleri görmeye..
İlk olarak "Old Market Place"e gitmek istiyorum..Sokaklardaki cumbalı evler dikkatimi çekiyor, hayranlıkla evleri izliyorum..Ve düşünüyorum, nasıl bir duygudur bu kasvetli şehirde, bu cumbalı evlerde yaşamak diye..
Hep sevmişimdir Cumbalı Evleri..Anneme benzediğimden olsa gerek..İkimiz de Ortaköy doğumluyuz ya, belki de ondandır, kim bilir..
Aslıgül düşüyor aklıma bir an..Esroş'un yanına giderken geçtiğimiz "Boyacıköy"..
"Ben İstanbul'a dönünce kendimizi birazcık Boyacıköy sokaklarına atabilir miyiz miniğim?" diye geçiriyorum içimden..Ve biliyorum, o duyuyor..
Tüm bunlar geçerken aklımdan, bir de bakıyorum ki Eski Pazar Alanı karşımda duruyor tüm canlılığıyla..

Meydandaki sistem Plaza Mayor mantığı yine..Kocaman bir alan, etrafı kafelerle, küçük dükkanlarla çevrili..Ortada büyük bir kapalı alan, içinde neredeyse tüm mutfak ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz minik minik stantlar..

Fransa deyince peynirden bahsetmemek olmaz..Marketin içinde o kadar çok peynirci var ki, insanın kafası karışır bu kadar peyniri bir arada görünce..Her ne kadar hepsinin tadına bakmak istesem de mümkün olmuyor.."Olivier burada olsaydı gösterirdi yine gurmeliğini ve bu kadar peynirin içinde hangisini denemem gerektiğini söyleyip, peynir rehberliğini yapardı her zamanki gibi" diye geçiriyorum içimden..Ve beraber yaptığımız "Grocery Shopping'leri ve onun gurme rehberliğini özlüyorum..Ve bir de Bea'yı tabi..

Taze meyve, sebze, peynir satın alan insanların arasından geçip, kafelerin etrafında dönmeye başlıyorum..Tek istediğim 40 yıl hatırı olan, bir yudum kahve..


Ben kahvemi yudumlarken, insanlar gelip geçiyor yanımdan..Sessizce izliyorum, sessizce gözlemliyorum sadece..Yazmak için belki de..Yazabilmek için, şehrin insanları içime işlesin istiyorum..Kafeinin verdiği ayıklık ve kahvenin verdiği mutlulukla tekrar ayaklanıyorum..Hala şehir turunu bitirebilmiş değilim..
Rouen'ın ana caddesinde bulunan Le Gros Horloge'a doğru yürürken, yolda gördüğüm Makaronculara giriyorum daha fazla dayanamayıp..Birer tane Makaron alıyorum ki her birinden, daha başka yerlerde daha başka tatlar denemem mümkün olsun..

Makaron maceram böylece sona ererken, kendi kendime bugünlük tatlı hakkımın bittiğini hatırlıyorum..Hatırlatıyorum hatırlatmasına ama gördüğüm Belçika çikolatacısı beni baştan çıkarıyorum, dayanamıyorum, giriyorum içeri..

VE..


Kendimi Trüflerin arasında buluyorum..O an içimde bir heyecan..Belçika'ya gitmek için gerçekten sabırsızlanıyorum..
Bugünkü öğle yemeğimi de Makaronlar ve Trüfler sağ olsun böylece geçiştiriyorum..



Ve işte geldik : Le Gros Horloge

Ben tam bu noktaya ulaşmışken, bir anda sağanak bastırıyor, insanlar kaçışıyor, ben onları izleyip gülümsüyorum..Islanmayı her zaman sevmişimdir..Köprünün altında bir kalabalık birikiyor bir anda, yağmurdan kaçan herkes köprünün altına atıyor kendini, ben ise gülümseyerek fotoğraf çekiyorum..

Yağmur hafifleyince küçük karıncalar gibi etrafa dağılıyor insanlar..Ben ise küçük şehir turuma kaldığım yerden devam ediyorum..
Karşıma çıkan binaların eskiliği şaşırtıyor beni..
"Bu kasvetli şehre de ancak bu yakışırdı" diyorum..Ve bu şehri böyle sevdiğimi hissediyorum..



Karşıma çıkan binalardan biri içimi burkuyor..Bir anda II. Dünya Savaşı zamanlarına geri dönüyorum..Bu bir anıt, II. Dünya Savaşı sırasında Rouen'ın bombalanmasıyla birlikte hayatını kaybeden siviller anısına yapılmış bir anıt..Belki de diyorum, bu kasvetli hali verdiği kayıplardan bu şehrin..



Şehrin ortasından geçen Seine Nehri kıyısına gitmeyi dilerken, girdiğim sokak beni gerçekten de nehir kenarına çıkarıyor....



 Rouen'da akşam oluyor, sokaklar sessizleşiyor yavaş yavaş..İnsanlar evlerine çekiliyor..Kim bilir, belki onları da ürkütüyordur bu şehrin sokakları karanlıkta..
Öğle yemeğini çikolata ile geçiştiren ben, bir anda karnımın acıktığını hissediyorum..Kendimi küçük bir kafeye atıp, bir peynir tabağı söylüyorum sadece..Akşam yemeğim de bu olsun diyorum..

Gelen peynir tabağının sunumu olsun, çeşit-siz-liği olsun, hayal kırıklığına uğratıyor beni..Aslıgül ve Çisot'la Madrid'de yediğimiz peynir tabaklarından sonra, bu peynir tabağından zevk alamıyorum..Zevk alamamamın sebebi, peynir tabağı mı yoksa miniklerin yokluğu mu, işte bunu bilmiyorum..Ama ne olursa olsun, karşımda oturan iki minik olsa, eminim daha bir heyecanla yutardım peynircikleri, biliyorum..<3
Şehri terk etmeden önce dönüp son bir kez daha bakıyorum sevdiğim sokaklara..Bu şehirde geride bıraktığım iki gün sonrasında, ilk geldiğimde bana yabancı olan tren istasyonunu bu kez bir yabancı olarak değil de bir tanıdık gibi selamlıyorum..


Ve nargile ve şarap akşamlarımızda bana bu şehri tavsiye eden Olivier'e teşekkürlerimi iletiyorum içten içe..
İyi ki gelmişim diyerek, bir şehri daha geride bırakıyorum..


Önce Paris'e daha sonrasında ise Münih'e trenim var..Bu da demek oluyor ki, uzun bir yolculuk-yaklaşık 14 saat- beni bekliyor..
Paris'e indiğimde koştura koştura Münih treninin kalkacağı tren garına gidiyorum..Gara geldiğimde karnımın acıktığını hissediyorum, sanırım doymamış karnım bugün tam olarak..Tren garında "makarna" kokusu..Çok güzel bir makarnacı duruyor karşımda, almak için yelteniyorum..Fakat tren kalkmak üzere, makarnadan vazgeçip, koşup trene biniyorum..
Trene bindiğim anda içimi bir sıkıntı kaplıyor..Daha önce hiç uzun tren yolculuğu yapmamış ben, ilk defa eski bir trene binmenin garip hissini taşıyorum içimde..Aslında içimdeki bu hissin sebebini de biliyorum..Next Destination:Almanya-Münih 
İtiraf etmeliyim ki kendimi hiç bir zaman Almanya'ya ve Almanca'ya yakın hissetmemişimdir..Lise hayatım boyunca 3 sene Almanca görüp de tek bir cümle bile hatırlamamam ise bundandır..Almanlar hakkında her hangi bir ön yargım olmasa da, hatta bu sene içinde çok tatlı iki Alman arkadaş edinmiş olsam da, Almanya'ya karşı içimde beslediğim soğukluk ve Almanya'ya gidiyor olmanın verdiği huzursuzluk içimi kaplıyor..
Tren eski, tren soğuk..İçinde bulunduğum tren odasında benim dışımda 4 kişi daha..Arjantin'li çocuk konuşmaya başlıyor, İspanyolca konuşmak hoşuma gidiyor tabi ki, diğer iki kız Amerika'lı, bir de kadın var tek başına, konuşmayan, sessiz, sakin, kendi halinde biri..

Arjantin'li çocuk da Inter-Rail'cı..Yeni almış biletini, benden bir kaç "Tip" alıyor, rahatlıyor belli ki biraz olsun..

Yola çıkalı üç saat oldu ve ben hala kendimi rahatlamış, alışmış hissedemiyorum.."Hayat Güzel" filmi geliyor bir an aklıma..Nazi Almanyası'nda toplama kamplarında geçen bir hikaye..II. Dünya Savaşı'nı yaşamış bir çok insanın biyografisini okuduğumdan olsa gerek, kendimi toplama kamplarına götürülen insanların yerine koyup, onlar gibi hissediyorum..Kim bilir, belki de "Paris'te Son Osmanlılar"da olduğu gibi, her an Getto'lar treni durdurup, İstanbul'a, ailelerine kavuşmak isteyen Yahudi'leri yakalayacaklar korkusunu yaşıyorum içimde..

Tüm bu düşünceleri kafamdan atmaya çalışırken, bir yandan da rahatsız koltuklarda uykuya dalmaya çalışıyorum..Ama biliyorum, imkanı yok..

Bu gece nasıl bitecek bilmiyorum..Tek istediğim bir an önce bu trenden inmek istediğim..
Münih yolundan, bir gece treninden, bir maceracı ruhtan sevgiler..















23 Aralık 2012 Pazar

Le Havre & Rouen !



22 Aralık 2012


Güne aynı odada kaldığımız Asya’lı aile ile uyanmak :)
Yorgunluk öyle ağır gelmiş ki bedenime, uyandığımda ilk sorguladığım şey nerede olduğum oldu..Evet, Paris’te bir hostel odasında, Asya’lı bir aile ile birlikte kaldığımı hatırladım daha sonrasında..
Benden önce uyanan anne ve çocukları beni rahatsız etmemek adına ışığı bile açmamışlar..Karanlıkta zar zor eşyalarını arayan aileye uyanır uyanmaz ışığı açabileceklerini söylüyorum..Bir rahatlıyorlar ki sormayın  :)
Sıcacık yataktan çıkmak istemiyorum hiç..Dışarıdan gelen yağmur sesi şimdiden üşütüyor içimi..Kendi kendime, önümde beni bekleyen macera dolu bir 15 günün olduğunu hatırlatıyorum..İyi geliyor kendimle konuşmak, nihayet yataktan çıkıp duşa atacakken kendimi, Asya’lı anne özür dileyerek odaya geri dönüyor..Ayakkabılarını giymeyi unutmuş, terlikle dışarı çıkınca fark etmiş ayakkabılarının olmadığını..Güldürüyor beni sabah sabah..
Tüm hazırlıklarım tamam, şimdi Check-Out zamanı..

Kendimi hostelden dışarı atıyorum..Ve işte Paris sokakları küçük gezgini karşılamaya hazır..İçimden geçiriyorum ”Seni gidi küçük cenagaver!” derdi Çisot şimdi burada olsaydı :)
Tabi önce kahvaltı edebilecğim bir Pâtisserie bulmam gerek :)
Evet, tam da istediğim gibi bir yer..Bu arada artık Fransızca konuşmaya alıştığımı fark edip, siparişimi Fransızca veriyorum :)
“Bonjour Madame, une croissant, un jus d’orange et un café au lait s’il vous plaît!”


Her ne kadar Türk Kahvaltısını hiçbir şeye değişmesem de, Fransız kahvaltısıyla da güne başlamak ayrı bir keyif oluyor benim için, yüzümde kocaman bir gülümseme, karnım da tok artık, yola çıkmaya tamamen hazırım !

İlk durağımız: Gare de L’Est

Trenim geldi, içimde garip bir duygu, heyecan mı desem telaş mı desem bilemiyorum! Tren tıklım tıklım dolu, son anda trene yetişmek için koşan insanlardan biriyim bende artık !

Oturacak yer bulamayınca bu yolculuk boyunca her şeyim olan bavulumun üstüne oturuyorum, karşımda yaşlı bir teyze gülümsüyor, bende ona gülümseyerek karşılık veriyorum, insanlar mutlu, insanlar sevecen, insanlığı hala içinde yaşatabilen insanları seviyorum!
İlk istasyonda tren az da olsa boşalıyor ve ben nihayet kendime bir yer bulabiliyorum..O sırada arkamdaki adamın telefonu çalıyor, adam Türkçe konuşmaya başlıyor ama ben sesimi çıkarmıyorum..Kimseyle tanışmak, kimseyle konuşmak istemiyorum, kendimi anlatmak ve kimseyi dinlemek istemiyorum, kendimle baş başa kalabilmek için buradayım..
Bir buçuk saatlik yolculuk boyunca sakarlığım tutuyor yine, karşımdaki adam kendini tutamıyor, gülüyor..Fransızca bir şeyler söylüyor, anlamadan gülümsüyorum, Fransızca’ya hakim olmadığımı anlıyor, o da gülümsüyor..
Evet, artık Rouen’dayız..İnsanlar ellerinde bavulları, çoğu çoluk çocuklu, bir telaşla iniyorlar trenden..Telaşlarının sebebi belli..Kavuşma telaşı, sevdiklerine kavuşma arzusu..
O sırada bir kız çarpıyor gözüme, trenden iner inmez yaşlı bir çift karşılıyor kızı..Yaşlı kadın sarılıp yanaklarından öpüyor kızı, doyamıyor, birer kere daha öpüyor..Kız tepkisiz..Daha sonra yaşlı adam..Öyle içten sarılıyor ki yaşlı çift kıza, belli ki kız seviliyor çok..Ama bu durumdan çok hoşnut değil gibi..Ne kadar şanslı olduğunu bilmiyor halbuki..Babaannem düşüyor aklıma, içim burkuluyor..Bir daha onun bana sarılamayacağını bilmek, bir daha biz yanından ayrılırken ağlamayacağını bilmek, bizi camda dört gözle bekleyemeyeceğini bilmek canımı acıtıyor..
Ölüm, bu hayattaki tek gerçek sensin, en acı gerçek..Artık biliyorum..
Ve tam şu anda içten içe sevildiğini anlamayan o kızı eleştiren ben, o kızın yerindeyken sevdiklerimin kıymetini bilmediğimi anlıyorum..
Ölümü bilmediğimden olmalı..Ölümle tanışmamış olduğumdan olmalı..
Oysa ne kadar çok isterdim, şikayet ettiğim her şeyi bir kere daha yaşamayı..
Babaannemin söylenmelerini, kaprislerini, “Kulaklarım duymuyor” dediğinde babamla fısıldayarak konuşmalarımızı duyup bize kızmasını..Evet, geri döndüğümde bulamayacağım, bir daha yaşayamayacağım tüm bu anları birer kere daha yaşamayı ne kadar çok isterdim..
Trenden indiğim anda içimi bir burukluk kaplıyor..Herkesi bir karşılayan var..İstasyon tıklım tıklım..Yolculuk eden insanların kalabalığı yetmiyormuş gibi, bir de onları karşılamaya gelenler..Seviniyorum sevdiklerine kavuşanlar adına..Onlar adına mutluyum tam şu anda..
Trenden indim inmesine, ama nereye gideceğimi bilmiyorum..Tam o sırada bir anons: Le Havre’e giden tren kalkmak üzere..Le Havre, Manche  kıyısında bir şehir..Evet, gitmek istiyorum, belki de istediğim gitmek değil ama içimi burkan bu tren istasyonunda kalmamak..Önce geri dönüş trenlerini kontrol ediyorum..Tahminime göre çok büyük bir şehir değil, 3-4 saatin bana yeteceğini düşünüyorum ve atlıyorum trene..
Yalnız olmanın en güzel kısmı bu işte, aklın ve kalbin tamam diyorsa, seni durduracak bir sebep yok!
Yol boyunca yazıyorum, yazdıkça rahatlıyorum..
İşte geldik: Le Havre
Hava yağmurlu..İstasyondan çıktığım anda terk edilmişlik kokusunu alıyorum..Terk edilmiş bir şehir burası, henüz bilmesem de, hissediyorum..
Etrafımda yaşam belirtisi yok..İstasyonun önünde bekleyen kadına şehir merkezine nasıl gidebileceğimi soruyorum, gülümsüyor kadın..Elinde araba anahtarı, onunla gidebileceğimi söylüyor..Nezaketi için teşekkür ediyorum..Amerika’da yaşadığım aynı korku dolu macerayı bir kere daha 
yaşamamak için, kibarca geri çeviriyorum teklifini.. 


Tren istasyonunun tam karşısında bulunan otele giriyorum, herhangi birinden yardım almam şart bu yaşam belirtisi olmayan şehirde..
Adam şehir merkezine tramvay ile gidebileceğimi söylüyor..Ama tercih etmiyorum..Gezip görmeye geldim, toplu taşıma kullanmaya değil..O sırada gözüme bir Kebap-Döner büfesi çarpıyor..Türk olduklarından eminim..En iyisi gidip içeridekilere sormalı bu şehirde ne yapılır, nereye gidilir..
“Merhaba” diye içeri girince seviniyor adam..Yardımcı oluyor elinden geldiği kadarıyla..O an anlam veremediğim meraklı bakışlarla sorguluyor beni
“Bacım, belli ki turistsin, sen neden buraya geldin?” der gibi..
Şehir merkezi ve Manche'ı bulmak için yürüyorum..Büyük yük gemilerini gördüğüm anda seviniyor içimdeki..Sonunda Manche'a geldik diye..Ama yanıldığını farkında değil henüz..Sonra öğreniyor ki, Seine Nehri burası..
O zaman diyor, hadi gel resim çekelim..Tek başına zor iş tabi bu..Bir çözüm bulmalıyım bu resim olayına derken, bavulum "Ben buradayım" diyor..Evet, harika..Yol arkadaşım, bavulum, şimdi de Tripod görevini görüp bir kere daha işime yarıyor..Ortaklaşa çalışmamız sonucunda ortaya benim de içinde bulunduğum birkaç kare çıkıyor..
Yürümeye devam..Seine Nehri’ni bulduk ama aklım Manche Denizinde benim hala..Onu görene kadar rahat yok bana..Bu arada fark ediyorum ki açım..Manche Denizinin kıyısında bir şeyler yerim diye erteliyorum yemeği..Önüme gelen insanlara soruyorum yarım yamalak Fransızcamla..Geçiştiriyor çoğu, kimi sağa, kimi sola yönlendiriyor beni..Şapşala dönüyorum..En sonunda asil bir Fransız Madame'ı ile karşı karşıya geliyorum..Kadın anlıyor beni ve başlıyor Fransız aksanıyla İngilizce konuşmaya..Hoşuna gidiyor benimle konuşmak..Anlatıyor da anlatıyor..Ve buradan şunu anlıyorum ki, Manche Denizi şehrin diğer kısmında kalıyor, yani kalan 3 saatimde onu görmem imkansız..Neyse diyorum, o zaman artık şehir merkezini bulup bir şeyler yemenin zamanı geldi..
Şehir merkezini bulmak sandığımdan daha çok zamanımı alıyor..Yürüyorum da yürüyorum..Ve işte karşıma çıkan nadir yapılardan biri..
“Ben neden bu şehirdeyim?” diye sorarken kendime,karşıma iki Noel Baba çıkıyor..Baba-oğullar anladığım kadarıyla..Gülümseyerek şeker alıp almak istediğimi soruyorlar..”Je suis désolée..Je n’aime pas şeker” Hala bir şehir merkezi bulabilmiş değilim ama kendimi bir balık pazarında buluyorum..Aç olan midem balık kokusunu duyunca guruldamaya başlıyor..Artık tek istediğim, açlıktan bayılmadan önce yemek yemek..
Yaşlı bir çift geçiyor yanımdan..Şehir merkezinde yemek yiyebileceğimi söyleyip yolu tarif ediyorlar..Merkez dedikleri küçücük bir meydan..İspanya’daki Plaza Mayor mantığı..Çevresi kafelerle dolu olan, tam ortada ise, kapalı bir pazar alanı olan bir meydan..

İnsanlarda Christmas-Eve telaşı..Çevre kafelerde yiyecek bir şeyler arıyorum fakat yemek saatinden önce mutfakları açılmadığından midem yine hüsrana uğruyor..Etraftaki kafe ve restaurantların azlığına rağmen, meydandaki 

Pâtisserie çokluğu şaşırtıyor beni..Karnım aç olduğundan, hiç birinden hiç bir şey alamasam da, gözüm tatlıya doyuyor..
Artık tek isteğim bu terk edilmiş şehri terk edip, Rouen’a geri dönmek..En azından orada yiyecek bir şeyler bulabileceğimden eminim..Açlığın verdiği huysuzlukla tren garına doğru yürürken, bir Kebap Büfesi daha çarpıyor gözüme..Kebap-Dürüm sevmememe rağmen, koşuyorum büfeye..”Bir döner lütfen” diyorum ve başlıyorum beklemeye..

Bu sırada büfenin pisliğine takılıyor gözüm, bir an midem kalkıyor..Ama açım, başka şansım yok..Gözümü bu Türkiye gerçeğine kapatıp, bağrıma taş basıp alıyorum ekmek arası dönerimi..Kadın somurtkan, gülümseyerek teşekkür etmeme rağmen cevap vermiyor..Kısa sürede alıştığım Fransız kibarlığı ve güler yüzlülüğünden sonra bu kabalık fazla geliyor..Sinirleniyorum ister istemez..
Her ne ise, en azından doyacak karnım..Elimde ekmek arası dönerim, tramvaya binip, istasyonda iniyorum..Bu arada karnım doyduğunda, elimde kalan dönere daha fazla devam edemiyorum..Büfenin pisliği aklıma geliyor, midem kalkıyor ve daha fazla yiyemiyorum..
Tren yolculuklarına alıştım sanırım, bindiğimi anlamadan iniyorum..Evet, artık Rouen’dayım..İstasyondan çıkar çıkmaz kendimi cıvıl cıvıl bir sokakta buluyorum.. 
Meraklı bakışlarla karşıdan karşıya geçiyorum, küçük bir çiçekçiye çarpıyor gözüm..Adres tarifinde her zaman iyidir çiçekçiler, içeri giriyorum..Adam güler yüzlü bir şekilde gösterdiğim adrese bakıyor, belli ki bilmiyor..Tam teşekkür edecekken, çekmeceden bir harita çıkarıp başlıyor aradığım sokağı haritada aramaya..Kısa süre içinde buluyor..Tarif etmesi yeter diye düşünürken, takip etmem gereken yolu çizip elime tutuşturuyor haritayı, şaşkınlıkla teşekkürlerimi iletiyorum..Ve son zamanlarda yaptığım gibi, müteşekkir bir ifade ile gülümsüyorum..
Le Havre’dan sonra çok canlı geliyor sokaklar..İnsanlar cıvıl cıvıl..Nedense Pau’yu hatırlatıyor bana Rouen..Ve ne kadar zaman geçmiş her şeyin üstünden diye düşünmekten alamıyorum kendimi..
Nihayet oteldeyim artık..Şansıma iki kişilik oda tek kişilik odadan daha ucuz..Bu durumda tabii ki de çift kişilik odayı tuttum..Bu 15 gün boyunca rahat uyuyacağım birkaç geceden biri bu gece..Odama çıkar çıkmaz kendimi yatağa atıyorum..Ayaklarım çizmeden kurtulmanın rahatlığını yaşıyor..Elimi yüzümü yıkamak canlandırıyor beni..Çok oyalanmadan dışarı çıkmam gerekiyor, yoksa biliyorum, geç olduğunda yemek yiyecek, en azından bir şeyler atıştırıp açlığımı bastıracak bir yer bulamayacağım..Bedenim yorgun, karşı çıkıyor bana, dinleniyorum bir süre..Bir yandan da Paris'i yazıyorum..Uzun zamandır aklımdaydı yazmak..Gezip, görüp, yazmak..Ve işte tam zamanı diyorum..
Dışarı çıktığımda geç oluyor..En azından küçük bir tur atıp, bir şeyler atıştırıp geri dönerim diyorum..O sırada karşıma “Cathedrale Notre Dame de Rouen” çıkıyor.. Gotik mimari her zaman ürkütmüştür beni..Hele bir de saat akşam 10 ise ve sokaklar boş ise, daha da
ürkütücü..


İçim ürperiyor, odama geri dönüp sımsıcak bir uyku uyumak istiyorum..Ama tam doymamış karnım bana engel oluyor..İnatla atıştırmalık bir şeyler bulabileceğim bir yer arıyorum..Boş sokaklardaki tarihi binaların arasında, korkuyla yürürken, nihayet açık olduğunu ışıklarından anladığım bir yer çıkıyor karşıma..Ve işte bu yorucu günün en güzel kısmı: “La Creperie Bleue”

İçeride Fransız sıcaklığı, masalar dolu..Çoğu şarap içiyor, ben bir çay istiyorum, bir de Nutella'lı krep..
Krep ve çayın gelmesi uzun sürmüyor..Tabii aç olduğum için benim onları yemem de..Tam hesabı öderken, gözüme bir şey çarpıyor..Minik minik fincanlar..
"Keşke siz de yanımda olsaydınız Miniklerim..Ve keşke beraber bu fincanlarda çay içebiliyor olsaydık.." diye geçiriyorum içimden..
Artık tek istediğim odama gidip uyumak..Önce Miniklerle konuşuyoruz birazcık..Daha doğrusu saçmalıyoruz! 20 dakika içinde 100 tane konudan konuya atlayıp, hiçbir şey olmamış gibi farklı konulardan devam edebilmek sadece bize özgü sanırım..Ve onları ne kadar özlediğimi bir kere daha anlıyorum..
Burçin var bir de tabi..Her gittiğim yerden yazıyorum ki merak etmesin evimizin küçük üyesi..İyi ki evimizdesin sevgili büyük elçim Burçin, içim öyle rahat ki seni orada bıraktığımdan :)
Evet, işte beklediğim an..Başımı yastığa koyuyorum..”Bana Bir Masal Anlat Baba”yı açıp kapıyorum gözlerimi..Ne zaman dinlesem huzur verir bu şarkı bana..Çocukluğuma dönüyorum her dinleyişimde..Her dinleyişimde annemi, babamı, evimi, kardeşimi, çocukluğumu özlüyorum..Her dinleyişimde babamla “Süper Baba” izlediğimiz zamanlara dönüyorum..Belki de bu yüzden bu kadar huzurlu uyuyakalıyorum bu şarkıyı dinlerken..İçimden tekrarlıyorum kimi zaman..Öyle anlamlı geliyor ki sözleri “Bana bir masal anlat baba, içinde tüm sevdiklerim, içinde İstanbul olsun..”
Uykuya dalmadan önce babaannem düşüyor aklıma..Onun bana öğrettiği duayı tekrarlıyorum içimden..Her anısı içimde kalsın istiyorum ve kapıyorum gözlerimi..













22 Aralık 2012 Cumartesi

Paris :)





                                                                              21 Aralık 2012

Yolculuklar her zaman yorar insanı…Belki de bundandır insanın gitme sevdası..Yorulmak ister bazen insan, öyle çok yorulsun ki, kafasını yastığa koyduğu anda uyusun bebekler gibi..Düşünmeden, sorgulamadan, hesaplamadan, unutarak her şeyi, sadece uyumak ister insan bazen..
Belki de bundandır benim de gitme sevdam.
Sevda diyorum, evet bu bir sevda..Gitme sevdası..
Gitmek istiyorum, hiç tanımadığım tanımayacağım insanlarla karşılaşmak, mutluluğu bir sokak müzisyeninin sesinde bulmak, yağmurda treni kaçırmamak için koşan insanların arasına karışmak, tatmadığım lezzetleri tatmak, görmediğim yerler görmek, korkularımı yenmek, üşümek, trenlerde uyumak, düşünmek, düşünmemek, unutmak, hatırlamak, susmak, kendimle konuşmak, kendimi anlamak, yol beni nereye götürürse oraya gitmek istiyorum ve işte şimdi, sadece gidiyorum..
Hiç sevmemişimdir planları…Ben sadece ne istediğimi bilirim…Ve bir de istediğim şeyler için çabalamayı …Çünkü bilirim ki istemek yetmez hiç bir zaman, durup beklemek yetmez..
Plansız, programsız, elimde bir uçak bileti, küçük bir bavul..Çıkıyorum yola Paris için…Beni bekleyen 16 gün..İnsanlar soruyor, nereye gidiyorsun, ne yapacaksın, ne zaman nerede kiminle olacaksın..Tek cevabım var, bilmiyorum!
Şaka değil, gerçekten bilmiyorum..Hayat beni nereye götürürse, nereye bilet bulur, nereye gitmek istersem, nerede olmak istersem orada olacağım..
Hava alanında geçen bir gecenin sonunda, sabah 6’da kalkıyor uçağımız..Uçağımız diyorum, yanımda Michelle var..İlk tanıştığımız gün gözümün önünde, yine Madrid Barajas’dayız..Ben yüzünü hiç görmediğim, sesini hiç duymadığım bu kızı karşılamaya gelmişim büyük bir heyecanla..Ne de olsa, İspanya maceramdaki ilk arkadaşım olacak..
Evet şimdi 4 ay sonra yine Barajas’dayız.. Ama iki yabancı gibi değil de, iki dost gibi..
Her ne kadar gezmeyi sevsem de, her zaman korkmuşumdur uçmaktan..Ayağımın yere basmıyor olması telaşlandırır beni hep..Hele bir de RyanAir gibi ucuz bir şirketle uçuyorsam, eyvah! Aklımda bir sürü soru “Bu biletler niye bu kadar ucuz ki?” “Acaba bu uçak sağlam mıdır?” “Lütfen hostes hanım, biraz yavaş yürüyün, farkında değil misiniz, siz yürüdükçe uçak sarsılıyor..” derken, geceyi hava limanında geçirmenin yorgunluğuyla içim geçmiş ve uyumuşum..Uyumuşum uyumasına ama sarsıntıları da fark etmiyor değilim Pilot Bey..Biraz daha dikkatli olursanız çok sevinirim!
Ve sonunda bitti, artık Paris’teyiz..Hava limanından Paris’in merkezine gitmek için bindiğimiz otobüste de uyumak biraz olsun dinlendirdi beni..Kendime şaşırmıyor değilim, ben ki en ufak seste ve ışıkta uyuyamayan insan, gitme sevdası yüzünden her şartta uyumaya alıştım ya, tebrikler!
Nihayet Paris merkezdeyiz..İlk hedefimiz: Her hangi bir Tren İstasyonu..Michelle kendisi için öğrenci kartı alacak..
İşte tam o anda içimdeki minik gitme sevdasının seslendiğini duyar gibiyim:
“Yıllardır sen değil miydin hadi Inter-Rail yapalım diyen..Hadi koş, elinde fırsat, daha ne duruyorsun Kübra!”
Her zaman içindeki sesi dinleyen ben, yine uydum içimdeki deliye, yaptım bir delilik..Aldım Inter-Rail biletimi..İşte şimdi heyecanlıyım, bir yandan da gururlu..Tek başıma Inter-Rail yaptım diyebilecek olmanın gururu.. 
Michelle’le yolculuğumuz burada sona eriyor, bundan sonra Michelle yoluna, ben yoluma ! Yakında görüşeceğiz Michelle, hoşçakal :)
İşte artık tamamen yalnızım..Dün gecenin yorgunluğu ve açlığıyla kendimi Opera’da bulduğum ilk yere atıp yemek yemek tek istediğim..İşte geldik : Happy Days’ Dinners
İçeri girdiğim andan itibaren tek istediğim şey Fransızca konuşmak..Ama sandığım kadar kolay olmayacak sanırım..Günlük hayatımda İspanyolca konuşmaya alışan ben, ne Fransızca’ya ne de İngilizce’ye kolay kolay dönemiyorum..İngilizce konuşmaya çalışırken, ağzımdan kaçan İspanyolca sözcük ve tepkilere engel olamıyorum..
Menüye bakınırken bakın gözüme ne çarpıyor: Bagel !
Bagel her zaman Aslıgül’ü hatırlatır bana, belki de onunla yediğimiz Tribeca Bagel’larını özlediğimden, bir Bagel siparişi veriyorum..Yanına bir de Jus D’Orange..Bu 16 gün boyunca hasta olmasam iyi ederim :)
Bir yandan yemeğimi yerken, bir yandan da miniklerime kısa kısa mesajlar atıyorum..Avrupa’daki yalnız cengaver, ben’i merak etmesinler diye..
Bu arada ”Bu akşam Paris’te kalmalısın” diyor içimdeki..Hiç kırar mıyım onu..”Bien sÛr mademoiselle” O zaman hemen bir hostel ayarlayalım..
Bir hostel buluyorum ucuzundan..”Shared Dormitory Room for 4 People”
“Dormitory Room” kavramı içimde her zaman garip bir korku&heyecan karışık bir duyguya neden olur..Bir yandan tanımadığım 3 insanla aynı odada kalma duygusu beni endişelendirse de, bir yandan da Barcelona’da tanıştığım ve adını sormayı akıl edemeyip, onun dışında her şeyi konuştuğumuz kız gibi anlaşabildiğim, bambaşka dünyalardan gelen, bambaşka hayatlar yaşayan insanları tanıma heyecanını barındırıyorum içimde..Ve önce bavulumu bırakmak için, hostele doğru yola çıkıyorum..
Kaldığım bölge biraz karışık..En çok ilgimi çeken şey ise “Boulevard Rochechouart” daki kumaşçıların çokluğu..Kapalı Çarşı’yı andırıyor tüm bu dükkanlar bana, içim burkuluyor bir an, nereye gidersem gideyim, İstanbul benim evim diyorum ve yoluma devam ediyorum..
Şimdiye kadar çok fazla Fransız’la karşılaşmama rağmen, ilk izlenimim gayet yardımsever oldukları..Bu 16 günde fikrim değişir mi, onu göreceğiz..
Hostel’deki görevliler çok yardımsever..Fakat bana 4’den önce Check-In yapamayacağımı söylüyorlar..Benim için daha iyi ki, ne kadar spontane yaşarsam yaşayayım, en azından yarın gideceğim şehri bilmekte fayda var diyorum ve oturuyorum bilgisayarımın başına..

Evet, artık küçük bir rotam var.. Haydi bakalım başlasın Inter-Rail!!
Check-In sonrası, artık Paris’i koklamaya hazırım!! Ama ilk olarak tren istasyonuna gidip Strasbourg biletimi almam gerekiyor :)
Tren istasyonuna geldiğimde, karşılaştığım kalabalığa inanamıyorum! Herkesin evinde bavullar, hepsinde aynı telaş “Christmas”
Sevdiklerine kavuşacak olmalarının verdiği mutluluk gözlerine yansıyor..Bir an içim burkuluyor, herkes Noel’de kalabalık masalarda aileleriyle yemeklerini yerken, yalnız olma fikri ister istemez içimi burkuyor sanırım..Ama şunu da biliyorum, insan ne olursa olsun yalnız mutlu olmayı bildikten sonra, kimsenin ve hiçbir şeyin yokluğu onu üzemez..Evet, 2012’nin bana öğrettiği en önemli şey bu, kendi kendime bunu hatırlatıp gülümsüyorum! Ve şunu fark ediyorum ki, insan her zaman mutlu olduğu için gülümsemez ama bazen mutlu olmak için gülümser..İşe de yarıyor, yüzümdeki gülümseme, içime yayılıyor..Ve artık mutlu olduğum için gülümsüyorum..
Nihayet 45 dakikadır beklediğim sıranın sonuna geldik..Büyük bir heyecanla biletimi almaya gidiyorum fakat Pazar’a kadar tüm trenler dolu..Beni gülümseten bir an geliyor aklıma..”C’est ne pas possible!” Fransa yolculuğumuz esnasında, telefondaki navigasyonu doğru düzgün anlayamadığım için kaybolduğumuz anların birinde, Olivier’nin haritayı okuyup ona doğru yolu tarif edemediğime inanamaması ve arabanın içinde “C’est ne pas possible” diye bağırması :)
Aylar önce sinirlendiğim o anı, şimdi gülümseyerek hatırlıyorum ve görevliye güler yüzlü bir şekilde “C’est ne pas possible !” diyorum, bu sırada içimdeki çocuk da gülümsüyor tabi :)
Görevli bana nereye gitmek istediğimi sorduğunda, cevabım net: “İlk hangi trende yer varsa oraya gitmek istiyorum.” Nihayet elimde bir bilet: Münih!
Fakat Münih’ten önce bir boş günüm daha var..O zaman hadi yarın da “Rouen”a gidelim!!
Ama önce Tren İstasyonundan Truff alalım diye tutturuyor içimdeki, kıramıyorum, hadi alalım diyorum :) 
J’adore chocolat !
Artık Mini Paris turuna başlayabiliriz..Metro sistemine çoktan alıştım sanırım..Les Halles’de kendimi atıyorum metrodan dışarı..Artık sokaklarını koklama zamanı geldi Paris!
Yol beni nereye götürürse oraya gidiyorum, elimde ne bir harita var, ne de gittiğim yönü biliyorum..Sadece gidiyorum..Keşfetmeye, görmeye, hissetmeye gidiyorum..!
Ve kendimi tam da istediğim noktada, Musée du Louvre’un önünde buluyorum!
Arkamı dönmemle gördüğüm manzara ise beni büyülüyor, işte bu andan sonra, gerçekten içimde AŞK’ı hissediyorum!
J’adore Paris!
Bilinçsizce yürüyor, büyülenmiş bir şekilde etrafımı saran bu büyülü kente bakıyorum..Ve iyi ki diyorum “İyi ki geldim..”
Bana iyi geleceksin Paris, biliyorum <3
Tam o anda kardeşim arıyor, öyle çok istiyorum ki onun o an yanımda olmasını! Keşke diyorum, keşke sen de olsaydın yanımda minik ufaklığım..
Yüzümde şapşal bir gülümseme, yürümeye devam ediyorum...Yine yol beni nereye götürürse, ama bu yol Eiffel’e çıksın istiyorum..:)
Eiffel’den önce beni karşılayan Place de Concorde! Capcanlı, cıvıl cıvıl..! Ve çocukluğumun korkulu rüyalarından biri..Dönme Dolap!
Bir anda 16 yıl geriye gidiyorum..Annem kardeşime hamile ve ben tutturmuşum hadi dönme dolaba binelim diye..Evet, nihayet yaptırmışım istediğimi..Dönme dolap döner, biz döneriz..Ve tam  biz tepedeyken, dönme dolap bozulur! Tam olarak hatırlamasam da, o yarım saati korku içinde geçirdiğimi biliyorum..
Evet, şimdi önümde yine bir dönme dolap..İlk ve tek dönme dolap deneyimimi 16 yıl önce çok da hoş olmayan bir şekilde yaşayan ben, şimdi Paris’te, tek başıma bir dönme dolaba daha binmek üzere biletimi alıyorum..
Korkmuyor muyum? Korkmaz mıyım..Ama korkularımın hayatıma engel olmasına izin vermiyorum, veremem..Korkularım engel olamaz, olmamalı bana..
Dönme dolap sırasını beklerken görevli soruyor “Êtes-vous seul?” Evet, tekim..Adam alışmış çiftler, arkadaşlar, aileler görmeye..Şaşırıyor Paris’te tek başıma dönme dolaba binmek istememe..Önüme çiftler geçiyor, aileler çocuklarıyla geçiyor, adam haklı, tek başıma binemem..Çiftlerden biri anlamlı bir şekilde gülümsüyor bana, bende aynı şekilde cevap veriyorum..Konuşmuyoruz ama anlaşıyoruz..
En sonunda üç kişilik bir aile geliyor, benim onlarla binmek isteyip istemeyeceğimi soruyorlar, seçme lüksüm yok, tabiî ki binerim..      
İşte nihayet beklediğim an: Fransızca konuşma maceram bu aile ile başlıyor.. Paris’te yaşıyorlarmış, benden küçük kızları yanımda, bu küçük dönme dolap turundaki minik arkadaşım oluyor..Korktuğumu anlıyor, arada “Ça va?” diyerek nasıl olduğumu soruyor..Evet azıcık korksam da iyiyim..Paris’i kuş bakışı görmeye değer değil miJ                                           
Dönme dolap maceram da böylece sona ererken, kendimi bir anda bir Buz Pistinin önünde buluyorum..Yıllar önce keyifle izlediğim “Buzda Dans” geliyor aklıma..Neden olmasın diyorum? 24 saattir çizmelerimle boğuşan ayaklarım karşı çıkıyor bana
“Ne kadar yorgun olduğumuzu farkında değilsin sanırım, bir de üstüne Buz Pateni yapacağım diyorsun, deli misin Kübra?”
Aldırmıyorum, nihayet buzun üstündeyim..Ve uzun zamandır hissetmediğim kadar hafif ve mutlu hissediyorum..Sanırım ben uçuyorum!
Buzun üstünde, çılgınlar dans ediyor ve işte tam o sırada, en sevdiğimden bir şarkı başlıyor..”…..Toniggghhtttt, we are youuuuuung” Evet, biliyorum, bu gece ve her gece, biz genciz ama en önemlisi, deliyiz!
“Aah ne güzel herkes düşüyor, neyse ki düşmedim” diye geçirirken aklımdan, kendimi yerde buluyorum..Hem de öyle bir düşüş ki, insanlar gülüşlerine engel olamıyorlar..Düştüm ama kameram elimde, kameram sağlam..O an için de önemli olan tek şey bu benim için!
“Her düşeni bir kaldıran var benim dışımda” diye bakınırken, bir el uzanıyor elime, yabancı bir el gülümseyerek “Ça va?” diyor, gülümsüyorum, “Ça va, merci”..Ve Fransız centilmenliğinin başkalığını bir kere daha görüyorum..
Sonra düşünüyorum da, yalnız olmak  o kadar da kötü değil, insanlara gülümsemek için bir sebep, insanlığın ölmediğini hatırlamak için bir sebep bazen yalnız olmak !
Her düştüğümde, hep yaptığım gibi, hiç düşmemiş gibi, daha sağlam adımlarla, artık çoktan düşmüş olmanın ve daha kötüsünün olmayacağını bilmenin verdiği cesaretle bir kere daha ayağa kalkıyorum, gülümseyerek, kendime güvenerek..Ve hiç düşmemiş gibi, daha hızlı kayıyorum, buza inat, dünyaya inat, kendime inat !
“Tamam, bu bize yetti Kübra” diye uyarçyor ayaklarım beni, 24 saattir ayakta olmanın yorgunluğuyla..
“Haklısınız diyorum, siz bana lazımsınız.”
Hadi düşelim yollara, güzelce uyuyalım bu gece derken karnımın aç olduğunu fark ediyorum..Hani aşıkken insan anlamaz ya aç olduğunu, işte benim ki de o hesap Paris..Sayende açlığımı unutmuşum..
Harıl harıl soğan çorbası içecek bir yer ararken etrafta, bir seyyar çorbacı çıkıyor karşıma..Mutluyum..Seyyar satıcıları severim, çünkü bilirim, onlar da benim gibi severler gitmeyi..
Aklıma düşen tek bir isim var bu anda: Aslıgül!
Çok seversin soğan çorbasını, biliyorum..”Keşke sen de burada olsaydın Miniğim” diye geçirirken içimden, çorba bitiyor..Ve sevdiğimi fark ediyorum.. J’aime Le Soup d’Oignon!
Eiffel beni bekliyor bu akşam, biliyorum..Ama hem ayaklarım hem de kameramın biten şarjı beni dosdoğru uykuya götürüyor..Ve ben uzun zamandır ilk defa, bebekler gibi uyuyorum!
Teşekkürler Paris, yaşadığımı bana bir kere daha hissettirdiğin için!