13 Ocak 2013 Pazar

Brüksel I. :)



28 Aralık 2012


Sabah 6.30da, içimde Prag’ı yarım bırakmanın burukluğu ile yola 
çıkıyorum..Söz Prag, geri döneceğim sana, söz büyülü şehir !
Sadece 4 saat uyumama rağmen, kendimi ne yorgun, ne halsiz hissediyorum..Yeterli enerjim var..O zaman hadi yazmaya diyorum kendi kendime ve günün ilk ışıklarında yazmaya veriyorum kendimi..İlk durak Düsseldorf, Almanya’dayız..Karnım öyle aç ki, gözüm dönüyor bir an..Kendimi küçük bir İsviçre kasabasında buluyorum..
Gözüm mantar sotelere takılıyor.. Yasin bunları nasıl yerdi diye geçiriyorum içimden..
Yemek yapan erkeklere duyduğum hayranlık, ya babamdan ya kardeşimden geliyor ama yemek yapan erkek bir başka görünüyor gözüme..İzlemeyi seviyorum..Erkek veya kadın, eğer bir insan aşk’la yapıyorsa yemeği, işte o zaman izlemeye doyamıyorum.Yiyecek bir şeyler seçmeye çalışırken, gözüm bir ufaklığa takılıyor..
Küçük bir çikolata evin önünde duruyor küçük kız.. Merak ediyorum.. Gelecekteki kızımı merak ediyorum..
Gelecekten bugüne döndüğümde, ikinci trenime yetişmem gerektiğini fark ediyorum..Ve ikinci trendeyim..Almanlara olan ön yargımı kırma aşamasında olsam bile, Alman teknolojisine hayran kalıyorum..Şu 10 gün içinde o kadar trene bindim, Alman trenleri gibi konforlusu ve temizi yok..
Ve yazmaya devam..:)
Trende pasaport kontrolü, karşımda sert ifadeli bir Alman polisi..Öyle mekanik duruyor ki, öyle duygusuz ve sert ki, içim ürperiyor..Ters giden bir şey olmasa bari diye düşünüp veriyorum pasaportumu..Neden vizemin olmadığını sormasına fırsat vermeden, İspanya’da oturma iznim olduğunu belirten Geri Dönüş İznimi de eline tutuşturuyorum..Polisin suratında bir şüphe..Bir dakika bir sorun var deyip, belgeleri alıp gidiyor..İçimden yandık diye geçiriyorum..Anlat anlatabilirsen..
Aradan uzun bir süre geçtikten sonra gülümseyerek geliyor yanıma,  belgelerimin tam olduğunu, bir sorun olmadığını söylüyor, rahatlıyorum..Bir sonraki durak Frankfurt
Trenden iniyorum..Köln trenini arıyor gözlerim..Bulamayınca görevliye sormanın iyi olacağını düşünüyorum..
VE
Çok güzel..Yanlış istasyondayım..Köln’e giden tren, Frankfurt hava alanından kalkıyor..Hemen hava alanına nasıl gidebileceğimi öğrenip başlıyorum koşturmaya..Sorun şu ki, eğer bu treni kaçırırsam, bir sonraki Belçika trenine de yetişemeyebilirim..Hava alanını bulduğum anda Köln’e giden tren çoktan gitmiş oluyor..Ama yine de şanslıyım..Köln’e sık sık tren var..Başka bir tane bulup atlıyorum hemen..Bu trenden indikten 4 dakika sonra Belçika trenim..İçimde ise yetişebilme umudu..
Bu kadar aksiliğe rağmen, yüzümde şapşal bir gülümseme..
Şansıma mı şanssızlığıma mı desem, tren rötar yapıyor..Alman Tren Görevlisine gidip, bundan sonra bir trenim daha olduğunu, 5 dakika ile kaçıracağımı, istasyonu arayıp rötarı bildirip bildiremeyeceğini soruyorum..Dalga geçer gibi yüzüme bakıp tabi ki de hayır diyor..Ve ben Belçika trenini kaçırıyorum..
Hemen Kahina, Odile ve Arno’ya haber vermeliyim diye geçiriyorum içimden..
Ve nihayet akşam 10.30’da Brüksel’deyim..Toplamda 5 tren, 1 metro değiştirdim ve yolculuğum tam olarak 16 saat sürdü..Böylece rekorumu kırmış bulunuyorum :)
Almanya’nın tüm tren istasyonlarını biliyorum artık: Düsseldorf, Berlin, Frankfurt, Köln:)
Ve işte karşımda beni bekleyen Kahina&Arno&Odile üçlüsü..Kendimi bir an için çok mutlu hissediyorum..4 ay önce bana yabancı olan, şimdi ise beraber vakit geçirmekten hoşlandığım üç arkadaşım..Konuşuyoruz bol bol..Tren rötarlarından dolayı uzun bir süredir beni bekliyorlar..
Evet, Brüksel şehir merkezindeyiz..:)
Şehir merkezi, küçük ama ışıl ışıl..
Belediye binası ve katedralin çevrelediği Grote Markt..
Ben hayranlıkla etrafıma bakınırken, Kahina gururla sunuyor Brüksel’in High-Technology çam ağacını..
Üç Belçikalı ile birlikte olunca kendimi barlar sokağında bulmamak imkansız..
Ve işte Delirium, Brüksel’in en ünlü barının önündeyiz..İçeri giriyoruz ama ilerlemek imkansız..İçerisi öyle kalabalık ki, dayanamayıp çıkıyoruz..Ve artık Kahina ve Arno için gitme zamanı..Son trenlerine yetişmeleri gerekiyor..Hep birlikte tren istasyonuna doğru yol alıyoruz..O sırada Arno bana Brüksel’in simgesi olan “Mankene Pis” i göstermeleri gerektiğini söylüyor..Görelim bakalım diyorum, Mankene Pis'e doğru yol alıyoruz :)
1619'da yapılmış çeşme, bir efsaneye göre, Brüksel’de çıkan bir yangını çişiyle söndüren çocuğu sembolize ediyor..
Bir de bu heykelin kızını yapmışlar..
Derken tren istasyonuna geliyoruz, artık Arno ve Kahina’dan ayrılma zamanı..
Kahina çok iyi hissetmiyor kendini, onu öyle buruk bırakmaya içim el vermese de, Odile’in ona iyi bakacağından eminim..
Kahina ve Arno'ya veda ederek, , Odile’in evinin yolunu tutuyoruz..Brüksel’deki evsizlerin çokluğu şaşırtıyor beni..Ve bir de sokakta rahat yürüyemenin verdiği rahatsızlık..Odile sevmiyor Brüksel’i..Annesi Brüksel yakınlarında küçük bir kasabada yaşıyor küçük kardeşi ile..Odile ise diğer kardeşi, babası ve babasının eşi ile Brüksel’de..
Nihayet evdeyiz..Aç olup olmadığımı soruyor, bizim küçük Belçika'lı.. :)
Ve açım, hemde çok..
Harika bir mutfak karşılıyor bizi, eve girdiğimizde..
Dolabı açıyoruz..Elimizde olan tek şey Fransız Peyniri ve ekmek..Daha ne isterim.. :)
Tatlı bir sohbetle iyi gidiyor..
Odile’in de benim de kapanıyor gözlerimiz yorgunluktan..
Ve günün en komik kısmına geliyoruz..Nevresim işleri ve Odile :)Artık yataklarımız hazır..Tek ihtiyacımız olan şey, derin bir uyku..
Belçika'yı ve Brüksel'i yarına bırakıp, bu geceye gözlerimi 16 saatlik yolculuğumun yorgunluğuyla, düşünmeden, sorgulamadan, hissetmeden kapıyorum..



12 Ocak 2013 Cumartesi

Prag :)

27 Aralık 2012

Bugün her zamankinden daha farklı bir duygu var içimde.. Adını "Zaman" koyuyorum..Ne çabuk geçiyorsun zaman..İyi ki geçiyorsun..
O an aklıma Mevlana'nın sözü geliyor
"İyi ki geçiyorsun Zaman! Ya acının derinime işlediği bir anda donsaydın!" 
Bugünün tarihini unutarak, unutmaya çalışarak kalkıyorum yataktan..
İçimde bir "Ev"i bırakmanın, bir “Dost”u bırakmanın burukluğu, Barlas'a veda ediyorum..Teşekkürler Barlas, dopdolu geçirdiğimiz iki Viyana günü için, çok lezzetli makarnamız için, rehberliğin, arkadaşlığın ve tüm paylaştıklarımız için :)Artık az da olsa öğrendim Viyana'yı..Tren istasyonuna gidiyorum, tren 10.30'da olmalı..Ama görünürde yok öyle bir tren..Görevliye sorduğumda aldığım cevap, erkenden uyanıp, kendini Viyana'nın soğuk sokaklarına beni yıkıyor..
"İnternet sitemiz güncellenme aşamasında, sanırım oradan baktınız ama uluslararası trenler artık diğer tren istasyonundan kalkıyor."
Treni kaçırmış olmanın verdiği sıkıntı ile diğer tren istasyonuna doğru yol alıyorum..Bir daha ki tren saat 12.30da, akşam 18.30da Prag'dayım böylece..Öyle alıştım ki tren yolculuklarına, artık hoşuma bile gidiyor..Bekliyorum trenimi sabır & sabırsızlıkla..
Tren geliyor, açıyorum müziği, alıyorum bilgisayarımı önüme, başlıyorum yazmaya..İçim karışık..Bir yanım eve dönmek için sabırsızlanıyor, diğer yanım tutkulu..Seviyor gezmeyi, yazmayı seviyor..Kendini bulmayı seviyor..Tam bunları geçirirken içimden, bir an için aklımdan geçiyor: Keşke böyle bir işim olsa, gezsem, görsem, tatsam, yazsam..
O da ne ?
“Evcimen” tarafım çıkıyor ortaya.. İğneleyici sorularla sıkıştırıyor  “Sol”-“Özgür” yanımı..
Bir şehre, bir eve ait olmadan mutlu olabilecek misin?
Her gece farklı şehirlerde, farklı yataklarda uyurken rahat edebilecek misin?Ailen olmadan, sevdiklerin olmadan yediğin yemekten, yaşadığın hayattan zevk alabilecek misin?Söyle bakalım, EKSİK yaşayabilecek misin? 
...
Sorular, cevaplarını bilmediğim sorular düşüyor aklıma..
Öyle garip ki içim, içimde iki ben var.. Biri bağlanmayı seven, evcimen, minik hayatını sevdikleriyle yaşayan, yaşadığı hayata, insanlara, alışkanlıklarına sadık, düzenli hayatı seven Kübra..Diğeri ise bambaşka..
Yerinde duramayan, kök salmak istemeyen, maceracı, meraklı, değişikliği ve yeniliği seven, kendini bulma tutkusuyla, gitme tutkusuyla her geçen daha da büyüyen, büyüdükçe de daha çok giden Kübra..
Sonunda hangisi kazanacak merak etmiyor değilim.. Annem de merak ediyor.. Kim bilir, belki de içinden geçiriyor kimi zaman.."İçinde bu gitme tutkusu varken, ne olacak bu kızın sonu.." diye..Ya kök salacağım bir yere, ya da gideceğim.. 
Başka seçenek yok önümde..
Bir anda minik kompartımanın kapısı açılıyor, irkiliyorum önce, sonra bir bakıyorum, gülümseyen, şeker bir kadın.. Slovakça olduğunu tahmin ettiğim bir şeyler söylüyor, anlamıyorum.. Yüzümdeki garip ifadeden olsa gerek, hemen İngilizce'ye dönüyor, benimle oturup oturamayacağını soruyor nazikçe, tabi diyorum..
Oturuyor, meraklı gözlerle, bir yandan müziğin ritmine uyup, bir yandan da harıl harıl yazı yazan beni izlediğini farkındayım.. Merak ediyor belli ki, dayanamıyor, soruyor..
Başlıyorum anlatmaya, çok ilginç bir hikayem varmış gibi..
Benim alıştığım bu tek başına Inter-Rail yapma fikri, karşılaştığım herkesi hala hayrete düşürüyor ya, işte buna alışamıyorum.. İnsanlar şaşırıyor.. 
İlk tepkileri:
"Gerçekten yalnız mısın? Gerçekten mi? Peki planın ne, yani nereye gidiyorsun buradan sonra?"
Cevabım net:
“Evet yalnızım, bundan sonra nereye gideceğimi bilmiyorum..”
Herkes gibi, o da şaşırıyor.. Gözlerinde şaşkınlıktan öte, hayranlık görüyorum..Belli ki içten içe tebrik ediyor beni, belki cesaretimi, belki de gitme tutkumu..Gençliğini görüyor bende belki de, kim bilir, gitmek isteyip de gidemediği günleri görüyor belki..
Biliyorum, gözlerimde görüyor, gözlerinde görüyorum..
Londra’da yaşıyormuş, annesi Bratislava’da, tren istasyonuna kadar o bırakmış onu, Prag’a ablasının yanına gidiyormuş.. Görüyorum, gözlerinde özlem var, gözlerinde kavuşma heyecanı var..
Tatlı sohbetimizle birlikte, yolun sonuna geliyoruz.. Nihayet Prag’dayız.. İnerken gözü bavuluma takılıyor:
“Sen 15 günlük yola bu kadarcık şeyle mi çıktın, ben bile bir haftalığına geldim, senden çok eşyam var” diyor
Evet diyorum, bazen iki parça eşya ile, çıkmak gerek, çıkıp gitmek gerek, gidebilmek gerek diyorum..
Can Yücel’in şiiri düşüyor aklıma, mırıldanıyorum kendi kendime..
"...
Çok sahiplenmeyince, çok ait olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları..
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim" diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin..
Mesela gök kuşağı senin olacak
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
..." 
Belki de bu yüzden seviyorum yıldızları..Bu yüzden  belki "O benim" dediğim yıldızların oluşu..Daha çocukken anlamışım sanki elimden her şeyin bir gün kayıp gideceğini..
Prag tren istasyonu..İlk izlenimim: İnsanlar çok kaba..
İlk olarak Belçika'ya tren rezervasyonumu yaptırmam gerekiyor.. Akşam yola çıksam sabah oradayım, bu durumda Prag’da geçirecek 5-6 saatim var diye planlar yapıyorum kendi kendime.. Ama bu yolculuk boyunca öğrendiğim bir şey varsa o da çok sevdiğim bir sözün doğruluğu:
“Hayat, biz planlar yaparken, başımıza gelen şeylerdir.”
John Lennon 
Belçika’ya gece treni dolu, bu durumda yolculuğum sabaha kalıyor..Rezervasyonlarım tamam.. Sabah 6.30’da trenim ve toplamda 5 tren değiştireceğim..
Anlaşılan yorucu bir gün beni bekliyor.. Olsun, en azından bol bol yazmaya vaktim olacak diye geçiriyorum içimden, gülümsüyorum :) 
Önümde iki seçenek var.. Prag’ı elimden geldiği kadarıyla gezip, tren istasyonunda uyumak ya da ucuz bir hostel bulup, sabaha karşı hostelden ayrılmak..Hostel arayışına giriyorum hemen, şansıma şeker, minik bir hostel buluyorum..Ve sadece 5 Euro..Ne olursa olsun, bir yatakta uyumayı tercih ediyorum.. Çıkıyorum istasyondan ve başlıyorum şehir merkezine doğru yürümeye..O sırada karşıma çıkan ilk bina şehir hakkında ilk izlenimimi oluşturmaya yetiyor..
Büyüleyici..
Prag..
Annemin hayran olduğu şehir..Dün gibi hatırlıyorum.. Annemin her toplantısı öncesi evde bir Baba Trip’i Havası :) 
Biz küçüğüz daha, annemin bir haftalığına Prag’a gitmesi gerekiyor.. Gidişini değil ama dönüşünü hatırlıyorum.. Bir Pazar sabahı olmalı, babam annemi almaya gitmiş, biz de Yasin ile heyecanla bekliyoruz annemi..
Annem elinde bir sürü hediye ile giriyor kapıdan içeri..Bana kocaman bir cadı almış..Artık ne demek istiyorsa :)
O gün bugündür, Cadı’m durur odamın baş köşesinde..Baktıkça Annemi, baktıkça Prag’ı, baktıkça annemin geri dönüşünü hatırlarım, baktıkça o Pazar gününe geri dönerim ben, baktıkça çocukluğuma..
Şehir merkezine girdiğim anda daha iyi anlıyorum annemin Prag'a duyduğu hayranlığı..
Tıpkı her geçen gün daha iyi anladığım gibi annemi..
Küçükken hep babama benzetirlerdi beni..Evet, aslında hala da çok benziyorum.. Ama sanki 20'lerime gelince daha bir annem oldum.. Annemin arkadaşları bu yüzden belki de çok sever beni, özellikle üniversite arkadaşları.. Bilirim, el hareketlerim olsun, kıpır kıpır oluşum olsun, hepsi annemdendir.. Tavırlarım, konuşmam, kimi zaman bilmişliğim, merakım..Hepsi annemin gençliğini, kendi gençliklerini hatırlatır onlara..
Sanırım artık fiziksel olarak da daha çok benziyoruz birbirimize.. Belki de saçımızın kısalığı, yüzümüzü daha benzer kıldı..
Ozan’ın bir lafı vardır “Aynı annen gibi baktın”..Biliyorsun ki  annemin kızıyım, belki ondandır.. :)
Gezme tutkum da annemden geliyor bence.. Annemin üniversite anılarını, çılgınlıklarını, gece nöbetlerini, otostop maceralarını, İzmir'i dinleyerek büyüdüm ben..
Evet, artık otostop yapılacak bir dönemde değiliz, belki de o yüzden Inter-Rail yapıyorum annecim :)
Biliyorum, bu yüzden aklın her ne kadar bende kalsa da, tüm çılgınlıklarıma göz yumuyorsun.. Çünkü biliyorsun, annesinin kızı bu, dur desen olmaz :)
Evet, Prag’a geri dönelim..
İşte Prag'ın en hareketli sokağı, Nove Mesto..Işıl ışıl….
Kendimi Prag’ın büyüsüne kaptırmadan, elimdeki bavulu hostele bırakmam gerektiğini hatırlıyorum..Hava soğuk, üşüyorum..
Hostel merkeze çok yakın olmasa da kendi halinde bir yer..5 Euroluk odayı gerçekten çok merak ediyorum..Neyse ki beklediğimden çok daha iyi çıkıyor..Küçük bir detay: Odada 10 ranza, toplam 20 kişi kalıyor.. :)
Odaya eşyalarımı bırakıp, hemen dışarı atıyorum kendimi..Önce resepsiyondaki gençten bir şehir haritası, birkaç da tavsiye alıyorum...
Ve başlıyorum küçük Prag macerama..Prag geldiğimi anlamış olacak ki, yağmur çiselemeye başlıyor, hoş geldin yıllardır merak ettiğin şehre der gibi..Yağmuru seviyorum, yürümeyi seviyorum, yağmurda yürümeyi seviyorum..
Hoşbulduk PRAG!
Eski şehir merkezine geldiğimde, annem gibi AŞIK oluyorum bu şehre..
Bir şarkı düşüyor aklıma 90lardan..Yonca Evcimik
“..yakışıklı babam gibi, aşık oldum anam gibi..
Evet, tıpkı annem gibi aşık oluyorum ben de..
Şehrin büyüsü, ayaklarımı yerden kesiyor.. Kendimi bir masal dünyasında buluyorum.. Sanki ben, karşımda duran kalenin özgür prensesi.. Yok, bu olmadı.. Prensesler özgür olmaz..
Ben ancak kalenin, özgürlüğüne düşkün, atına atlayıp tüm gün çayır çimen dolaşan asi kızı olabilirim..:)


Kendimi şehrin büyüsünde kaybetmişken, Astronomik Saat Kulesi çıkıyor karşıma..
Dünyada sadece üç tane astronomik saat kulesi varken, Prag'daki bu kule, günümüzde çalışan tek astronomik saat kulesi..Ama bu özelliğinden çok, arkasında yatan tarih ve bu saat kulesinin hikayesi belki de içime dokunan..
15. Yüzyılda yaşayan ve Charles Üniversitesi'nde profesör olan Hunuş usta tarafından yapılan saat, kısa zamanda insanlar arasında bir fenomen haline gelmiş..Öyle ki, Hunuş ustanın ismi dönemin kralından daha çok anılır olmuş..Bu ünün üstüne, ustaya diğer ülkelerin krallarından teklifler gelmiş..Fakat usta hiçbirini kabul etmemiş..
Dönemin kralı ise, hem Hunuş ustanın popülerliğine bir son vermek adına olsa gerek, hem de bu saatin benzerinden bir başka yerde yapılmasını önlemek amacıyla, ustanın gözlerine mil çektirmiş..Bunun üzerine, gözleri kapanan usta, saat kulesinden intihar ederek, kapanan gözlerini, son kez kapamış hayata..
Saat kulesinin bir başka özelliği ise üzerinde 8 adet kuklanın bulunması..Bunlardan 4'ü insanlara uzak durmaları gereken davranışları sergilerken, diğer 4'ü ise insanlara doğru yolu göstermekte..
Sen rahat uyu Hunuş usta..Aradan 6000 Yıl geçmesine rağmen, hala insanlar anıyorsa seni, eserine sahip çıkıyorsa ve ben bugün seni düşünüyor, seni yazıyorsam, sen rahat uyu..
Bırak kapalı kalsın gözlerin..
Prag’dayım..
Annemin en çok sevdiği şehir..
Kafka’nın şehrindeyim..
Kafka’yı düşünüyorum.. Bir yandan Prag’ı..
Prag’da ancak Kafka olunur diye geçiriyorum içimden..
Bu ihtişamlı binaların derininde saklanan o gizem..
Okumayı özlediğimi, çok özlediğimi hissediyorum..
Kendime bir kahve/sahlep/sıcak çikolata yapıp, dışarıdaki soğuktan kaçıp, hayattan kaçıp, odamda okumayı özledim..Minik Aslıgül’lerin salonunda, kış ne güzeldir şimdi, kar ne güzeldir..Ve sıcacık bir çay..
Minik Çisot’un battaniyesi de salondaki koltuğundadır şimdi..
Minik hayatımı özledim..Aslıgül’lerin evinin sıcaklığını, kokusunu, çok sevdiğim huzurla uyuduğum yatağını..Çisot’un minik kırmızı yuvasını, battaniyesini, salonda filmler izlediğimiz günleri, L’era Fresca’yı..
Evimi özledim..Işıl’ın müziğe adapte olan ruh halini..
Seçoş ile "çay ve bizim kurabiyelerimiz" sohbetini..Çamlıca gecelerini..
Burçin’in beni karşısına alıp ciddi bir ses tonuyla beni ikna etme çabalarını..Yılların Action’ı ile kırk-yıllık kahve buluşmalarımızı..
Müge..
İlk gördüğüm gün hiç aklımdan çıkmayacak sanırım.. "Ne kadar bilmiş bir kız bu" demiştim kendi kendime, hakikaten de öyle çıktı..:)
2007 Yaz, Karekök Dershanesi :)
Az eğlenmedik iki yıl..Beraber üniversiteye hazırlandık güya..Hazırlanmasına hazırlandık da aslında..Ama Kadıköy’ün de altını üstüne getirdik iki yılda..Pazar günleri KTT’leri hızlıca bitirip 20 dakikalık teneffüste meydanda horon tepen kalabalığın yanına koşup, horon öğrenme çabalarımız, Müge’nin kahve falı merakı sonucu Kadıköy’ün tüm falcılarını gezmemiz, Ekin ve Müge ile katıldığımız eylemler, Ekin’in ciddiyeti, Müge ve benim ciddiyetsizliğimiz :) Kahve Dünyası&Fondü&Kitap üçlüsü, pilavcı Baki Amca, kaş bunalımları, benim test koleksiyonum, özel ders kapma yarışı-Onları gidi KöfteHorlar!- Tam şu anda bunları okuyup, gülümsediğini biliyorum Müge! Ve seni, Ankara bizi ayırmaya çalışsa da, çok seviyorum.. Merak etme, Happy Moons buluşmaları hiç bitmez !!
Özlediğim hayatımdan, Prag’a geri dönemiyorum...Bu sefer de Ozan düşüyor aklıma.. Son görüştüğümüzde sarf ettiği cümle çınlıyor kulaklarımda 
“Ama her yerin en tipik yemeğini yiyelim olur mu gidince, bir de ben Prag’a gitmeyi çok istiyorum..”
Sesindeki çocuksu masumiyet, içindeki heyecan, dün gibi içimde..
Evet işte ben geldim Prag'a, sende bir gün mutlaka gelmelisin, hayran kalacağından eminim :)
Prag’ın ara sokaklarında, esnaf dükkanlarının arasında yürürken, harika bir koku geliyor burnuma.. Ve kendimi küçük bir fırında, ateşin başında buluyorum..
Tipik bir Prag tatlısıymış Trull..Yanımda olmasa da, Ozan'ı dinleyip denemeliyim diyorum.. 
Harika! Elma ve bademin hamurla uyumuna bayılıyorum..
Ve nihayet Vltava Nehri'nin ayırdığı iki yakayı birleştiren Charles Köprüsündeyim..Şehrin diğer yakasında Prag Kalesi ve kaleyi çevreleyen, "Küçük Mahalle" anlamına gelen Mala Strana..Yapımına 9. yüzyılda başlanan kale farklı dönemlerde restore edilmiş..Bu sebepten ötürü, kalenin şu anki hali, birden çok dönemin izlerini taşımakta..
İçimde kaleyi gezemeyecek olmanın burukluğu.."Bir günüm daha olsaydı Prag'da" diye geçiriyorum içimden..
Şehirdeki romantik aşıkları mutlu etmek adına belki de, yağmur başlıyor yeniden.. Öyle hızlanıyor ki, önümü göremiyorum.. Yanımdan çiftler geçiyor, hızlanan yağmurda üşüyen çiftler, yağmur hızlandıkça daha çok sokuluyorlar birbirlerine, tıpkı “Kirpi”ler gibi.. Ben yürüyorum, sırılsıklam, yalnız..Tek isteğim, bu Prag akşamını kendime saklamak, bana hissettirdiklerini, bana özlettiklerini unutmamak adına..
Bu gece Prag’da değil de Geçmiş’te kapıyorum gözlerimi.. Ve bu gece tüm özlediklerim yanımda..
Benden mutlusu yok bu gece, biliyorum..

1 Ocak 2013 Salı

Viyana II. :)

26 Aralık 2012

Yorgunluktan olsa gerek..Yolculuğumun 6. gününde, uyanamıyorum artık kolay kolay..Gözümü açtığımda 11'e geliyor saat, içimde bir evde uyanmanın huzur ve rahatlığı..
İçten içe teşekkür ediyorum Barlas'a bir kez daha..
En büyük sorunumuz: Buz dolabı boş, süpermarketler kapalı..
"Nutella'lı ekmek yer misin?"diye soruyor Barlas
"Yemez miyim, canıma minnet" cevabım..İki Nutella'lı ekmek ile doyurmaya çalışıyoruz karnımızı..
Viyana sokakları bizi bekliyor..
Atıyoruz kendimizi evden dışarı..Otobüse biniyoruz, dünden beri sıkılmadık konuşmaktan, hala anlatmaya devam..
Otobüsten inip metroya bineceğimiz noktada karşımızda duran binanın ne olduğunu bilip bilmediğimi soruyor Barlas, tabi ki de bilmiyorum..Tahmin etmeye çalışıyorum..Tahminlerimin arasında gözlem kulesi, müze ve bunun gibi şeyler..Bir türlü tutturamıyorum..Ama artistik bir yapı olduğu kesin..
Tahmin edemeyeceğimi anlayınca pes ediyor Barlas, başlıyor anlatmaya, ben ise şaşkınlıkla dinliyorum..
"Henüz inşaat halinde olan bu bina Viyana'daki çöp toplama merkezi..Tüm çöpler burada toplanıp, ayrıştırılıyor..Ve ortaya çıkan kimyasal enerji, Viyana'ya sıcak su üretiminde kullanıyor"
Şaşkınlıkla dinlediğim bu açıklamaya ilk yorumum:
"Bunu bana daha önce söyleseydin, duş almazdım Barlas"
Şaka bir yana, gerçekten şaşırıyorum..Bir an gözümün önüne, İstanbul'da Dudullu-Ümraniye taraflarında olduğunu bildiğim çöp toplama alanı geliyor..Hemen kapıyorum gözümü, düşünmek ve bu iki sistemi-Viyana'nın sistemi, İstanbul'un sistemsizliğini- karşılaştırmak istemiyorum..
Yolumuza devam ediyoruz..Rotayı Barlas çiziyor, ben ise keyifle ona ayak uyduruyorum..İlk hedefimiz: Mc Donald's
Sabah sabah Mc Donald'sa gidilir mi demeyin, uyanıp evden çıkmamızla öğlen oldu..
Mc Donald's yemeye alışık olmadığımdan menüyü detaylıca inceliyorum..En sonunda bana uygun ve diğer menülere nazaran daha sağlıklı olduğunu düşündüğüm bir şey buluyorum : Veggieburger 
Siparişimi verecekken İspanyolca'dan İngilizce'ye dönemiyorum..Ortaya karışık bir dil çıkıyor sonunda, engel olamıyorum..
Bunu fark eden Barlas uyarıyor beni, Türkçe konuşabileceğimi söylüyor..
Nasıl yani diye şaşırıyorum..Dikkatimi çalışanların aralarındaki konuşmaya verince anlıyorum ki hepsi TÜRK!
Avusturya'da karşılaştığım Türk sayısının haddi hesabı yok..Her gittiğimiz yerde mutlaka bizden başka Türkçe konuşan birileri ile daha karşılaşıyoruz..Barlas alışmış buradaki Türk kolonilerine, ama ben alışamıyorum..
Yemeğimizi yerken Barlas anlatıyor, ben dinliyorum..Derin mevzuları var, konuş konuş bitmiyor..Bazen konuşmak da anlatmak da çözüm değildir ya hani, işte tam da o durum..
Biz tam kalkmak üzereyken yaşlı bir teyze yaklaşıyor masamıza..Titreyerek, konuşmakta zorlanarak Almanca bir şeyler söylüyor..Anlamıyorum, Barlas'ın yüzüne bakıyorum, tepkisinden, yüz ifadesinden ne olup bittiğini anlamak için..
"Oturacak yere ihtiyacım var.." diyormuş, masamızı veriyor, bu bahane ile de şehir turuna başlamak için kendimizi Viyana sokaklarına atıyoruz..
İşte karşımızda "Hundertwasser Village" 
Bu bölgenin özelliği, evlerin, duvarların, merdivenlerin kısacası etrafınızda gördüğünüz her şeyin rengarenk ve yamuk olması..


Friedensreich Hundertwasser, 

Viyana doğumlu Yahudi kökenli bir ressam olarak sanat hayatına başlıyor..Fakat daha 


sonra, dizayn ve mimariye 
merak salıyor..Amacı ise, bir 


yandan sanat yaparken, bir yanan da insanlar için, çevre dostu 


yaşam alanları oluşturmak..

Evlerin içinde insanlar yaşadığından merak ettiğimiz evleri göremiyoruz, müze ise bugün kapalı..Hava öyle soğuk ki kendimizi Hundertwasser Pasajı'nda buluyoruz. Pasajın içi de dışı gibi yamuk..Hediyelik eşya dükkanları minik minik, etrafa dizilmişler..Ortalarında bir bar..
"Barlas bir JaegerMeister'a daha ne dersin?" diyorum, tabi ki de kabul ediyor..
Barmen Amca geliyor yanımıza, iki JaegerMeister söylüyoruz..İçimiz ısınsın..
Amca, aramızda Türkçe konuştuğumuzdan olacak,  başlıyor bizimle Türkçe konuşmaya..O da Türk'müş..30 Sene önce gelmiş Viyana'ya okumak için..Öğrenci olduğu dönemde bir de evlenmiş..Evin sorumluluğu, okulun beklentileri, çocuğun sorumluluğu, para kazanma derdi derken, evlilik ve okulu beraber yürütemediğine karar vermiş..Okulu bırakmış, başlamış çalışmaya..Bu arada gururla ekliyor "Zaten benim ikinci üniversitemdi..Akdeniz Üniversitesi'nde Turizm Otelcilik okudum, daha sonra Viyana'ya İşletme okumaya geldim. Ama baba bankası çok güçlü olmadıkça yurt dışında okumak çok zor.."
Anlatmaya devam ediyor amca..İçinde memleket hasreti, gözlerinden belli, sesinin titremesinden belli..O sırada iki turist yaklaşıyor bara, bizden görmüş olacaklar, iki "JaegerMeister" söylüyorlar..Amca geri dönüyor yanımıza, gözlerinde sevinç, belki de gençliğini görüyor Barlas'a baktıkça..Belli ki gençliğini özlüyor..
Ağzından çıkan, boğazında düğümlenen kısa bir cümle "Gençler 17-18'inde çıkar gurbete, içlerinde umut, böyle benim gibi saçları beyazlayınca dönüp bakarlar geriye.."
O an, ülkemden, dilimden, kültürümden uzak geçen bir ömür düşünüyorum..Canımı acıtıyor bu düşünce..
Evet, evimden, ülkemden, ailemden uzak yaşayabilirim..İçimdeki gitme aşkıyla, durmadan gidebilirim..
Ne kadar gidersem gidiyim, geri dönmek istediğim tek bir yer var benim..Evim, ailem, ülkem..
Ben tüm bunları düşünürken, amca:
"Durun, bir JaegerMeister da ben ısmarlayayım size, reklamımı yaptınız, öğrencinin halinden emekli öğrenci anlar" diyor
Hayır demiyoruz, kibarca teşekkür edip, bir shot daha yapıyoruz..
Bu arada artık tek dikişte içmeyi öğrendim Jaeger'ı..Barlas kendiyle gurur duyuyor sanırım sonunda bana bunu öğretebildiği için, seviniyoruz çok iyi bir şey öğrenmişim gibi :)
Son bir Jaeger daha istiyoruz, dışarıdaki soğuğa vücudumuzu hazırlamak için :)
Ben Barlas ile ismini bile bilmediğim amcayı bir süreliğine yalnız bırakıp hediyelik eşya dükkanlarını gezmeye başlıyorum..Öyle pahalı ki her şey, şaşırıyorum..
Evet, artık tekrar soğukla yüzleşmeye hazırız..Başlıyoruz Barlas'ın bana göstermek istediği pasajı aramaya..Çok kolay olmuyor bulmak..
"Stephansdom Katedrali"nin çevresinde dolanıp duruyoruz..Hangi sokağa girersek girelim, aynı yere çıkıyoruz, katedrale..

"Her yol Roma'ya çıkar ya hani, sanırım bu durum Viyana'da da katedral için geçerli" diyorum,  gülüyor Barlas..
Ve sonunda aradığımızı buluyoruz..
Doğru sokaktayız fakat bir sorunumuz var ki pasajdaki dükkanlar kapalı..
Ne olursa olsun, pasajın güzelliği "Aradığımıza değmiş" dedirtiyor..
O sırada içimize işleyen bir müzik sesi..
Yaşlıca bir teyze..Eline almış çalgısını..Bu soğuk akşamda, bu soğuk pasajda ekmek parası kazanıyor..
Yaptığı işi belki sadece akşam karnını doyuracak bir ekmek için yapıyor..Aslında üstüne para verilse de yapılması çok zor bir iş yaptığını farkında değil..Bu yaşlı teyze, müziğiyle bu soğuk pasajdan geçen insanların içine dokunuyor..
Yaşlı teyze ne şanslı ki, insanlara bu soğuk akşamı anlamlı kılıyor..
Sanatına saygı duyarak, teyzeye saygı duyarak, kutusuna az da olsa para koyarak, ayrılıyoruz yanından..
Evet dükkanlar kapalı..Bir mobilyacının önünden geçerken, gözümüz dükkanın içindeki loş ışığa takılıyor, içeride harika bir oturma odası..
Tam şu anda, bir dağ evinde olmayı öyle çok isterdim ki..Dışarıda kar, dışarısı soğuk..Evde yanan bir şömine, yanı başında iki yastık, evin içine sinmiş sıcak şarap kokusu..Mutfaktan gelen ve beni mutlu eden bir ses..Bir anda geçen seneye ışınlanıyorum..Çisot'la İstanbul'da 2012'in ilk karlı günündeyiz..
Okuldan çıkmışız, önümüz sınav haftası..Beraber Çisot'ta kalalım diyoruz,..Önce Kadıköy' daha sonra Çisot'a geçmek planımız..Bahariye'ye çıkmamızla lapa lapa kar başlıyor, annem arıyor, radyolarda İstanbul'u bastıracak olan kar uyarısı..Soğuğa rağmen, üşümemize rağmen, gittikçe hızlanan kara rağmen, evlerine kaçışan kara rağmen biz Çisot'la yürüyoruz..İçimiz kıpır kıpır..O sırada Çisot'a çok sevdiğim bir dükkanı gösteriyorum..İçeri girmemizle Çisot'un gözü CD lere takılıyor..Eski film çoğu, Çisot'un en sevdikleri..:)
O sırada aklına geliyor Çisot'un, "Elveda Rumeli" var mı diye soruyor..Adamın cevabı Çisot'u öyle mutlu ediyor ki, heyecandan sesi titremeye başlıyor..
"Gerçekten mi? İnanmıyoruuum! O zaman bana Elveda Rumeli'nin tüm bölümlerini hazırlayabilir misiniz? Çoook teşekkür ederim"
Tabi ki de diyor adam, bir süre beklememiz gerekiyor..Çisot mu, Çisot mutluluktan uçuyor :)
Karlı hava içimizi üşütüyor "Aa bak seni nereye götüreceğim.." diyorum, alıyorum Çisot'u Rexx sokağındaki çorbacıya götürüyorum..Çorbacının önünde dört küçük çocuk..Çisot da ben de ekonomik krizde olduğumuzdan, hiç nakitimiz yok..Çocukları da soğukta aç bırakmaya gönlümüz el vermiyor..Onlar aç kalırsa, çorba bizim boğazımızdan geçmez ki..Alıyoruz çocukları, beraber Burger King'e giriyoruz..Çocuklar mutlu..
"Evet bakalım, ne yemek isterseniz, seçin istediğinizi.."diyoruz
Çocuklar şaşkın, Burger King çalışanları şaşkın..İkisine ben, ikisine de Çisot, ikişer menü ısmarlıyoruz..O sırada bugün bile hatırladığımızda bizi güldüren bir şey oluyor..
Çisot'un menü ısmarladığı çocuklardan biri Çisot'a evlenme teklifi ediyor..O sırada benimkiler duruma bozulacak olmalı ki, diğeri de bana soruyor "Abla sen de benimle evlenir misin?" diye..
"Olmaz be ablacım, sevdiğim var benim.." diye nazikçe reddediyorum, teklifi ciddiye almış görünerek :)
Çisot'a bakıyorum, gözleri parlıyor mutluluktan, hem çocukların karnının doyduğunu bilmek hem de izlenmeyi bekleyen "Elveda Rumeli" CDlerinin heyecanı..
Öyle mutlu, öyle huzurlu ve komik bir hafta geçiriyoruz ki birlikte, hiç bitmesin istiyorum..Bugün bile hatırladığımda, yüzümde kocaman bir gülümse, içimde bir kıpırtı..
Geri dönelim Viyana'ya..
Şimdi sıra "Café Hawelka"da diyor Barlas..İki günde bana Viyana'nın meşhur her yerini göstermeye, her şeyini tattırmaya hevesli..Sıcak çikolata içmek istiyorum aslında, ama Barlas burada kahve içmem gerektiğini, akşam sıcak çikolata içmeye başka bir yere gideceğimizi söylüyor..Barlas'ı dinleyerek bir kahve de ben istiyorum..
Önümüze iki filtre kahve geliyor, başlıyoruz içmeye..Bu kahve meşhur Viyana kahvesi :Melange
Diyarbakır'da içtiğim "Melengiç" aklıma geliyor..Derken Diyarbakır anıları..Doruk'un şarap geceleri, Karlı Kayın, Burç'lar üzerinde içtiğimiz çayın lezzeti, Diyarbakır ciğeri, çocuklar, oyunlar, Ebubekir.. derken bir film şeridi geçiyor gözümün önünden..Ve içim Diyarbakır'ı özlüyor, bana, bize; sevgiyle, minnetle bakan o ufak çocuk gözleri özlüyor, Kendini Keşfet Ruhu'nu yakaladığımız o takımı özlüyor içim, Gülşen'i özlüyor, Aslı'yı özlüyor, Zeynep Abla'yı özlüyor..Sabancı Üniversitesi deyince aklına ne geliyor derseniz, CIP geliyor..İşte tam bu anda, geri dönmek istiyorum..O CIP ruhunu yaşamak istiyorum, bana minnetle bakan, bilgiye aç çocuk gözler görmek istiyorum..Evet..
Café Hawelka'dayız.Café Hawelka, Viyana'nın en eski ve en meşhur kafelerinden biri..Sahibi 90'lı yaşlarında bir amcaymış..Her gün gelir, bir fincan kahvesini içermiş mutlaka..Bu Sonbahar'da gözlerini yummuş, evinde, tek başına..

Bu arada Barlas'ın aklına denemem gereken tipik bir Viyana pastası geliyor..Ortaya söylüyoruz bir tane..İki gündür paylaştığımız onca şeyin üstüne, bir de bu pastayı paylaşıyoruz..
Kahvenin verdiği mutluluk yüzüme yansımış olacak ki, Barlas en mutlu halimi yakalıyor..
Kafeden çıkıyoruz, şimdi sırada şnitzel var..Neyse ki çok yürüyorum da kilo almıyorum diye geçiriyorum içimden..Viyana'nın ünlü şnitzelcisi olan "Figlmüller"e doğru yola çıkıyoruz..Bu sırada önünden geçtiğimiz bir tasarım dükkanı dikkatimizi çekiyor..Ve önce canlı olduğunu düşündüğümüz Noel Baba!"Todos los borrachos :)"

1905'den beri hizmet veren Figlmüller'in önüne geldiğimizde uzun bir kuyruk karşılıyor bizi, soğuk havaya rağmen beklemeye karar veriyoruz, içeri girmemizin çok uzun sürmeyeceğini umarak..Nihayet içerideyiz, oturabildik..Ben üşüyen içimi ısıtmak için bir çorba söylüyorum öncesinde, Barlas bir bira..İki de şnitzel lütfen..Ben çorbamı içerken, Barlas birasını içiyor..Ve konuşmaya devam..Derken şnitzeller geliyor..Öyle büyükler ki şaşırıyorum..Afiyetle yemeğimizi yiyoruz..


Artık kalkma zamanı geldiğinde hesabı istiyoruz..Hesap geldiğinde Barlas ile yüzümüzdeki şok ifadesi görülmeye değer :)
30 € gelmesi gereken hesap 50 €uro..
Önce şaşırıyoruz, yanlış olmalı diyoruz..Daha sonra menüyü tekrar isteyip dikkatlice  inceliyoruz..Ve işte o anda fark ediyoruz ki Viyana Özel Şnitzel değil de Normal Şnitzel istemişiz..Ve işin garibi, Normal Şnitzel Viyana Özel Şnitzel'den daha pahalı..Yüzümüzde şaşkın bir ifade, hesabı ödeyip, kazık yemenin verdiği o acı duygu ile soğuğa atıyoruz kendimizi..

Ödediğimiz hesap içimizi yakıyor.."Ah bu paraya İstanbul'da boğazda yerdik" diye diye yürüyoruz sokaklarda..

Bu kazığın üzerine sıcak bir çikolata içilir derken kendimizi Viyana'nın tepesinde, "Hotel 25"in teras barında buluyoruz..Teras kalabalık..İki sıcak çikolata söyleyip, iki günün değerlendirmesini yapıyor, aynı noktada buluşuyoruz: Paylaştık & Eğlendik 


Sıcak çikolatalarımız geliyor..Ve soğuk havanın üzerine iyi de geliyor..

Terasın balkonuna çıkıp, Viyana'yı bir de yukarıdan görüyoruz, Viyana ışıl ışıl..


Eve gitmek için yola çıkıyoruz..O sırada Nargile geliyor aklımıza..Bir nargile içip öyle gidelim diyoruz..Ve kendimizi Viyana'nın meşhur Nargile Kafelerinden birinde buluyoruz-adını hatırlamadığım :)-
Gelen nargile, şimdiye kadar içtiğim en uzun ve tasarım nargile..Ve en ilginci ise tütünü, toprak kabın içine değil, bir portakalın içine koymaları..
Nargilemiz bitiyor, biz de bitiyoruz..Artık yorgunuz..
Metrolar kapandığı için, gece otobüslerini beklemek zorundayız..Ve sonunda otobüsümüz geliyor, biniyoruz..Ben otobüsün direk Barlas'ın evine gideceğini düşünürken, daha önce ineceğimizi öğrenip kendimi soğukta yürümeye hazırlıyorum..Ama o sırada Barlas duyunca çok şaşırdığım sistemi anlatıyor:
"Bu otobüs benim evimin önüne kadar gitmiyor, hiç bir gece otobüsü gitmiyor..Ve devlet bu durumda bizi mağdur bırakmamak için bir çözüm bulmuş..Taksiyi arayıp bulunduğun yeri ve gideceğin yeri söylüyorsun..Taksi seni bedavaya evinin önüne götürmek zorunda."
Şaşkınlıkla dinliyorum Barlas'ı ve şaka yaptığını düşünüyorum..Otobüsten iniyoruz, Barlas taksiyi arıyor..Taksi değil ama bir dolmuş geliyor..Gerçekten de evin önünde iniyoruz para ödemeden..İşte şimdi gerçekten şaşkınım..Bu sisteme hayran kalıyorum..Aklıma İstanbul gibi büyük bir şehrin ıssız bölgelerinde oturan ve geceleri bin zorlukla evlerine giden, karanlıkta içleri korkuyla karanlık sokaklarda yürüyen mağdur insanlar geliyor..İçim cız ediyor..
Eve gelir gelmez tren saatlerine bakıyoruz..Viyana maceram burada sona eriyor..Yarın Prag için yola çıkıyorum..İlk tren sabah 7.30'da..Ama biliyorum saat 6'da uyanamayacağımı..Bir daha ki trene binmeyi düşünerek, kendimi uykunun kollarına bırakıyorum...



Viyana I. :)

25 Aralık 2012

Sabah 7.07'de uyanmama rağmen, beni gidi "atom karınca"-Zuhal Teyzemin kulakları çınlasın :)- 07.27 trenine yetişiyorum..Tabi bunda tren istasyonuna 5 dakika uzaklıkta bir hostel bulmamın katkısı da büyük..

Tren diğerlerinden farklı..Daha modern ve temiz..Bir sandviç alıyorum başlıyorum karnımı doyurmaya..
Ve kendime söz veriyorum, eve dönünce 1 yıl sandviç yemeyeceğim..:)
Trene bindiğim andan inene kadar amacım "Rouen" ve "Münih" günlüklerini bitirmek..Başlıyorum yazmaya ama bitirmek mümkün olmuyor.
Bilgisayarıma giren bir virüs beni engelliyor..Bu durumda bilgisayarımı kullanamayacağıma göre yapacak tek bir şey var diyorum kendi kendime..
"Format Atmak"
Hiç anlamam bu işlerden, bir sorun olduğunda hemen Tayfun'u arardım İstanbul'da olsam, beni her zaman olduğu gibi hemen o sorundan kurtarırdı sağolsun..İnsanın bilgisayardan anlayan arkadaşlarının olması süpermiş :) Ama şimdi başka çarem yok..Kendi kendime yapabilmeliyim bunu da..En büyük korkum, bilgisayarımdaki her şeyin silinmesi..O kadar resim, o kadar yazı..Nasıl olur, nasıl yapar da bunları korurum derken, Hard-Disk'imi yanımda taşımadığıma bin pişman oluyorum..En sonunda Tayfun'dan kazandığım kulak dolgunluğuyla belgelerin hepsini hem C hem de D hafızasına kopyalıyorum ve başlıyorum formata..
Gergin bir bekleyiş hakim.."Ya her şey silinirse" düşüncesini kafamdan atamıyorum..
Sonunda bitti ve hiç bir şeyim de silinmedi..
Format bitti ama yol da bitti, artık Viyanadayız :)
Tren istasyonunda indiğim anda soğuk içime işliyor...Gerçekten yok böyle bir soğuk..
İçimden geçiriyorum "Barlas, deli misin divane misin, neden 7 senedir bu soğuk ülkedesin.."
Ve tren istasyonundan Viyana..
Barlas çalışıyormuş bugün, 2'de çıkacakmış işten, kendi kendime şehri biraz da olsa keşfetmek için üç saatim var..Şehir merkezini soruyorum insanlara, metro biletimi alıyorum..Beklediğim normal metroda, gişeler olur, metro biletini sokarsın, kapılar açılır..Ama bu öyle değil..Metro girişinde böyle gişelerden yok, küçük bir makine var..Bileti oraya sokup damgalatman gerekiyor..Ben yapıyorum ama insanların hiç biri yapmıyor..
Nihayet şehir merkezine ulaşıyorum..
Hava öyle soğuk ki ellerim donuyor..İnsanın içine işliyor ayaz..
Kendimi kocaman bir katedralin önünde buluyorum metro çıkışında..Stephenplatz meydanının ortasında, 1365 Yılında inşa edilmiş"Stephansdom Katedrali" karşılıyor beni..
Devasa bir gotik mimari daha..


O sırada katedralin önündeki faytonlar dikkatimi çekiyor..Her zaman çok sevmişimdir atları..At gerçekten bir tutkudur, biliyorum..
Hele ki Christmas döneminde, atlar bir başka oluyor..:)


Bavulumla baş başa birkaç fotoğraf macerası daha yaşıyoruz..Gelip geçen önce bana sonra karşımda fotoğrafı çekmesi gereken insana bakıyorlar..Gözleri arıyor elinde kameralı biri, ama öyle biri yok..Bir minik bavul, üzerinde özenle yerleştirilmiş, açısı ayarlanmış bir kamera..Tekrar bana bakıp gülümsüyorlar sonrasında, haliyle bende onlara :)
Fotoğraf maceramızı sonlandırdığımızda çok önemli bir şeyi unuttuğumu fark ediyorum..Barlas inince haber ver demişti ve ben onu aramadım..Hemen internet bulabileceğimden emin olduğum Starbucks'a atıyorum kendimi..Bir de öğle yemeği niyetine bir kahve bir kek alıyorum yanıma..
Yazıyorum Barlas'a geldiğimi..
Arıyor Barlas "Gel bavulunu bırak sonra çıkalım" diye..
Geliyim ama nasıl?
Tarif ediyor yolu, çok da zor değil..Bir metro, bir otobüs, işte Barlas'ın evi..Metroya ikinci binişim, bakıyorum kimse biletini okutmuyor, bende okutmuyorum..Yıllardır annesinden, kardeşinden dinlediğim, kendisiyle ise sadece iki kere oturup konuştuğum, Beyhan Teyzemin oğlu, Emir'in abisi Barlas karşımda..Birbirimizi çok da iyi tanımamıza rağmen aslında çok şey biliyoruz birbirimiz hakkında, kardeşlerimiz ve annelerimiz sağolsun..Günler sonra bir tren istasyonuna değil, bir hostel odasına değil de bir "Ev"e girmenin sıcaklığı var içimde..Eve ilk girdiğimde anlattığım şey küçük bir çakallık yapıp biletimi okutmadığım..Yüzü ciddileşiyor Barlas'ın..
"Yakalandın mı peki?" diye soruyor.
Sonra da başlıyor anlatmaya..Normalde bileti her geçişte okutmak gerekiyormuş doğal olarak..Arada sırada bilet kontrolü yapılıyormuş ve metroya biletsiz binmenin cezası ise 100 Euro'ymuş..Yakalanmadığıma şükrediyorum..Nasılsın, yolculuk nasıldı derken konu bambaşka yerlere gidiyor..Bir bakıyoruz ki iki üç saattir hiç durmadan konuşuyoruz oradan buradan, okuldan, ortak tanıdıklarımızdan, İstanbul'dan, annelerimizden, kardeşlerimizden..
En sonunda aç olduğumuzu hissedip bir makarna yapıyoruz ve afiyetle, sohbetle yiyoruz..
Ne olursa olsun, ev makarnası gibi yok diye düşünüyorum..
Yemeğimiz bitiyor, artık Viyana'yı kuşatma zamanı diyoruz..Dışarı çıkacağız çıkmasına ama bir bakıyorum Barlas kaybolmuş..
"Çok çorabım var" diye bir ses geliyor içeriden.."İyidir çorap" diyorum sonra bir bakıyorum gerçekten çok çorabı var..Ve bu sadece bir kısmı : O aradaki pembe çorabın sahibi meçhul, o da ayrı :)
Evden çıkıp otobüse biniyoruz..O da ne ? Otobüs bozuluyor..Barlas şaşkın, 7 yıldır burada olmasına rağmen bozulmayan otobüs ben binince bozuluyor..
İnip tramvaya biniyoruz, daha sonrasında ise metroya..Metro ile güzel güzel giderken, bir anda bir anons: "Lütfen ininiz, metro daha fazla ilerlemeyecektir." Barlas bana bakıyor "Şimdi de metroyu bozdun" diyerek..
Biz tam iniyorken, ikinci bir anons, metro yoluna devam ediyor..
Karnımız tok, Viyana'da akşam olmuş..
"Önce şehirde biraz yürüyelim daha sonra Viyana'nın en eski Irish Pub'ına gideriz" diyor..
Viyana akşam daha bir güzel görünüyor gözüme, hayran kaldığım ışıklandırma sisteminden olsa gerek :)
Soğuktan içimiz üşüyünce, bu akşamlık bu kadar yeter diyip bana çok gerçekçi gelmese de "1516" yılından beri işletilen Viyana'nın en eski Irish Pub'ına giriyoruz..Barlas bir bira istiyor, biradan nefret eden ben de bir JaegerMeister alıyorum..Viyana'ya gelmişken Jaeger içilir diyorum..


Tabi daha önce sadece bir kere JaegerMeister içmiş ben, henüz nasıl shot yapılacağını bilmiyorum, yudum yudum içiyorum..
Bu sırada Barlas'ın burada okuyan bir arkadaşı, Serhat da katılıyor bize..
Bu kadar spontane bir hayat sürmeme ve sırt çantasını alıp evden çıkan "özgür kız" olmama şaşırıyorlar..
Ve Günün sözü:
"Neyimiz var ki kaybedecek, zincirlerimizden başka"
Barlas ve Serhat iddialı, yıllardır kurdu oldukları Viyana gece hayatını bana da tanıtmak niyetleri..
Birer JaegerMeister daha içip çıkıyoruz..
Şimdiki durağımız, şehrin ufak barlarından birisi..Bu sefer ikişer shot tekila yapalım diyoruz, yapıyoruz da..

Gece turumuza devam ederken, kültürel tura da tam hız devam ediyoruz..
Katedral, sisli hava ve akşam karanlığı ile birlikte ürkütücü bir havaya büründürüyor şehri..
Bu arada karnımız acıkıyor, bir koşu gidip döner alıyoruz, en Türk'ünden..
Önünden geçtiğimiz her yerde bir anısı var Barlas'ın..Dile kolay, 7 yılı burada geçmiş..
"Bizim Caddebostan sahil var ya hani, bak işte bu sokak bizim Caddebostan sahilimiz..Bahardan itibaren herkes burada toplanır akşamları.." diye anlatıyor, anlattıkça eskiler düşüyor aklına belli..Gecenin sonunda bir müzenin kafesine gidiyoruz son olarak..Ve ben geceyi bir sıcak çikolatayla kapatıyorum..


Saat olmuş 1.30, Barlas "Yandık" diyor..Evi merkezden bir metro, bir otobüs ile 20-25 dakika..Ama sorun şu ki, gece metrolar çalışmıyor..
Viyana'nın soğuğu içimize işliyor
"Hava kurşun gibi ağır, bağır, bağır, bağırıyorum" dizeleri düşüyor aklıma, lise edebiyat hocam Özlem Hoca'ya özlem duyuyorum içten içe..
Şanslıyız, beklediğimiz otobüs çabuk geliyor..
Günü bitirmeden bir Avusturya gerçeğinden bahsetmek istiyorum:
Avusturya'daki Türk nüfusun çokluğu inanılır gibi değil..Almanca bilmiyorsanız, hatta İngilizce bilmiyorsanız bile korkmayın..Girdiğiniz restaurantlarda, kafelerde, barlarda, dükkanlarda çalışan bir Türk'ün olma olasılığı gördüğüm kadarıyla % 80 civarında..
Sokakta Türkçe konuşmaya korkar oldum..Öyle ki her yanınızdan Türk fışkırıyor..Türk ve Türkçe..Bu sebeple belki de, kendimi hiç Viyana'da gibi değil, gerçekten Türkiye'de gibi hissettim..
Eve geldiğimizde ise bir başka komiklik..Sokakta duyduğumuz Gangnam Style'nı daha önce izlemediğimi duyunca, Barlas bu eksikliği gidermek için izletiyor bana Gangnam Style'ı ve inanamıyorum gerçekten adamın konserindeki insanların coşkusuna..
Bir gün daha bitiyor..Günler sonra tanıdık bir yüz, tanıdık bir ses duymak şaşırtıyor beni..Küçük ve yalnız Inter-Rail dünyamdan çıkıp, Viyana'da küçük bir Türk kolonisi dünyasında buluyorum kendimi bir anda..
İyi geceler Viyana, benimle birlikte Viyana sokaklarını gece gece kuşatan, Türk özlemimi gideren Barlas ve Serhat'a ise sonsuz teşekkürler:)